1 Mayıs ve Prekarya

1 Mayıs’ın tarihsel kökeni, sanayileşmenin ilk dönemlerinde işçiler ile işverenler arasındaki açık çatışmaya dayanır. 19. yüzyılın sonlarında, özellikle Haymarket Olayı ile öne çıkan “sekiz saatlik iş günü” talebi, işçi mücadelesinin hem simgesi hem de önemli bir kazanımı olmuştur.

Ancak bugün 1 Mayıs’ı yalnızca geçmişin kazanımları üzerinden okumak yeterli değildir. Zira emek rejimi köklü bir dönüşüm geçirirken, mücadele biçimleri ve öznesi de yeniden şekillenmektedir.

O dönemde taraflar oldukça netti: Bir yanda fabrika sahipleri, diğer yanda ise zor koşullar altında çalışan işçiler vardı. Günümüz kapitalizmi ise bu klasik ikili yapıyı önemli ölçüde dönüştürmüştür.

Özellikle esnek üretim biçimlerinin yaygınlaşması, dijitalleşme ve hizmet sektörünün genişlemesiyle birlikte emek piyasaları parçalanmış; istihdam ilişkileri belirsizleşmiş ve güvencesizlik yapısal bir nitelik kazanmıştır.

Bu dönüşümü kavramsallaştırmak üzere Guy Standing tarafından geliştirilen “prekarya” kavramı, yalnızca ekonomik güvencesizliği değil; aynı zamanda kimlik, statü ve gelecek beklentilerinin aşınmasını da içeren yeni bir sınıfsal oluşuma işaret eder.

Buna göre prekarya, klasik proletaryadan farklı olarak süreksiz işlerde çalışan, sosyal haklara erişimi sınırlı ve kolektif aidiyet duygusu zayıflamış bireylerden oluşur. Bu yönüyle prekarya, yalnızca ekonomik bir kategori değil, aynı zamanda siyasal temsil sorunu yaşayan bir toplumsal kesimi de ifade eder.

Bu bağlamda KKTC, küresel eğilimlerin yerel ölçekte yoğunlaştığı özgün bir örnek sunmaktadır. “Üniversiteler adası” olarak tanımlanan bu yapıda yükseköğretim sektörü, bir yandan ekonomik büyümenin motorlarından biri olarak konumlanırken, diğer yandan akademik emeğin giderek güvencesizleştiği bir alan hâline gelmiştir.

Özel üniversitelerde yaygınlaşan kısa süreli sözleşmeler, ders saati ücretli çalışma modelleri ve artan performans baskısı, akademisyenleri sürekli bir istihdam belirsizliği içine sürüklemektedir. Özellikle genç akademisyenler açısından kariyer planlaması neredeyse imkânsız hâle gelmekte; akademi, uzun vadeli bir meslek olmaktan giderek uzaklaşmaktadır.

Bu durum yalnızca çalışma koşullarını değil, aynı zamanda akademik özgürlüğü de doğrudan etkilemektedir. Zira güvencesiz istihdam, eleştirel düşünce üretimini sınırlayan dolaylı bir denetim mekanizması işlevi görebilmektedir.

Benzer bir güvencesizlik, kent ekonomilerinde hızla yaygınlaşan platform temelli çalışma biçimlerinde de açıkça görülmektedir. Yemek ve paket dağıtımı yapan kuryeler ile temizlik, ulaşım ya da çeşitli hizmet işlerinde çalışan platform işçileri, çoğu zaman sabit bir iş sözleşmesine sahip olmadan, esnek fakat belirsiz koşullarda çalışmaktadır.

“Kendi işinin patronu olma” söylemiyle meşrulaştırılan bu modelde, üretim araçlarına sahip olmayan bireyler tüm riskleri üstlenirken; gelir istikrarı, sosyal güvence ve sendikal haklardan büyük ölçüde yoksun bırakılmaktadır.

Bu durum, klasik proletaryadan farklı olarak daha parçalı, örgütsüz ve kırılgan bir emek yapısının ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

KKTC’de siyasal alanın bu dönüşüme verdiği tepki ise büyük ölçüde yetersiz kalmaktadır. Kamu ve özel sektör çalışanları arasındaki ayrışmayı derinleştiren söylemler, emek kesimleri arasında ortak bir mücadele zemininin oluşmasını zorlaştırmaktadır.

Bu ayrışma, emek politikalarının bütüncül bir çerçevede ele alınmasını engellediği gibi, güvencesizliğin normalleşmesine de zemin hazırlamaktadır.

Oysa mevcut eğilimler, güvencesizliğin artık yalnızca özel sektörle sınırlı olmadığını; kamu çalışanlarının da reel gelir kaybı ve hak erozyonuyla karşı karşıya olduğunu göstermektedir.

Öte yandan mevcut hükümetin, asgari ücret yasasında değişiklik öngörerek barınma ve yemek karşılığında işverenin çalışanın ücretinden %40 oranında kesinti yapabilmesine olanak tanıyacak bir düzenlemeyi gündeme getirmesi, bu sürecin yalnızca piyasanın değil, doğrudan politika yapımının da bir parçası hâline geldiğini göstermektedir.

Bu çerçevede, emek piyasalarındaki dönüşüme karşı geliştirilecek politikaların yalnızca ücret artışı talepleriyle sınırlı kalmaması gerekir. Sendikal örgütlenmenin güçlendirilmesi ve özellikle özel sektörde kurumsal bir zorunluluk hâline getirilmesi yaşamsal önemdedir.

Buna ek olarak, sosyal güvenlik sisteminin kapsayıcılığının artırılması, güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerine yönelik yasal düzenlemelerin güçlendirilmesi ve istihdamda sürekliliği teşvik eden politikaların geliştirilmesi de gereklidir.

Aksi takdirde prekarya, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal istikrarsızlığın da temel kaynaklarından biri hâline gelebilir.

KKTC özelinde gözlemlenen güvencesizleşme eğilimleri, küresel kapitalizmin yerel düzeydeki yansımaları olarak okunmalı ve buna uygun bütüncül politikalar geliştirilmelidir. Prekaryanın yükselişi, yalnızca yeni bir sınıfın ortaya çıkışı değil; aynı zamanda mevcut sosyal sözleşmenin çözülmekte olduğunun da açık bir göstergesidir.

Dolayısıyla bugün ihtiyaç duyulan şey, yalnızca hak kayıplarına tepki veren bir emek siyaseti değil; güvenceli çalışmayı temel alan yeni bir toplumsal sözleşmenin inşa edilmesidir.

Bu nedenle emek mücadelesinin geleceği, güvencesizliği istisna değil kural hâline getiren bu yapıya karşı kolektif ve kurumsal açılımlar geliştirebilme kapasitesine bağlı olacaktır.

Sonuç olarak, 1 Mayıs, günümüzde yalnızca tarihsel kazanımların anıldığı bir gün olmanın ötesinde, emek rejimlerinde yaşanan dönüşümün eleştirel biçimde yeniden değerlendirilmesi için önemli bir fırsat sunmaktadır.

Proletaryadan prekaryaya uzanan tüm çalışanların 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü kutlu olsun!