AB’nin Kıbrıs Politikası İnatlaşma Üzerine midir..?

Avrupa Birliği bu yüzyılın başında dahil olduğu Kıbrıs konusunda bir kez daha sınıfta kalmıştır.
İlk satırdan düzeltmeye ihtiyaç oldu, AB konuya dahil olmadı, olamadı.
Kıbrıs konusunu AB’ye dahil etti sadece.
Belki amaç da buydu, tam emin değilim bu noktada.
Ama emin olduğum, dahil olmak için atılan tüm adımların yanlış olduğudur.
En büyük yanlış zaten en başta yapılmıştır ve Güney Kıbrıs birliğe üye olarak alınmıştır.
Şimdi Güneyi tam üye olan, Kuzeyi müktesebat dışında tutulan ama vatandaşlarının büyük çoğunluğu AB vatandaşı olan bir Kıbrıs var.
AB bu duruma dahil olmak için çabalamaktadır.
En son çabasını da “Özel Temsilci” atamak şeklinde görüyoruz.
En başından hem Kıbrıs Türk tarafı hem de Türkiye açık ve net bir biçimde buna karşı olduklarını ifade etmişti.
Buna rağmen AB yine de özel temsilci atamış ve bir süre de görev yapmıştı.
Ardından kişisel nedenlerle bir istifa yaşanmış ve makam boş kalmıştı.
AB şimdi yeniden Kıbrıs için özel temsilci görevlendirmesi yaptı.
Görevlendirme olması kadar yapılan açıklama da ilginç:
“BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguin Cuéllar ile yakın iş birliği içinde Birleşmiş Milletler çerçevesindeki çözüm sürecine katkıda bulunulacak”
Bu katkının nasıl bir katkı olacağı, kafalardaki şeklin ne olduğu mutlaka sorgulanmalıdır.
AB elbette ki BM’nin faaliyetlerine destek verecektir.
Hatta bu sadece Kıbrıs’ta değil tüm dünyada olmalıdır.
Ama sadece destek.
Katkı kelimesi bambaşka bir anlam içermektedir.
AB belli ki konuya doğrudan müdahil olmaya ve kendi fikirlerini de katmaya niyetlidir.
Ancak bu son derece sağlıksız ve bir o kadar toksik etki yaratacak bir niyettir.
En başta Kıbrıs Türk tarafı ile Türkiye’nin bir AB Kıbrıs Özel Temsilcisi’ne karşı olduklarını yazmıştık.
Bu durum hala değişmiş değil.
Hem Türkiye hem de KKTC makamları yapılan son atamaya ilişkin tepkilerini de açıklamalı olarak ortaya koymuşlardır.
KKTC Cumhurbaşkanlığı açıklamasına baktığımızda bunu nedenleri ile görmekteyiz.
Cumhurbaşkanı Erhürman’ın müsteşarı olan ve aynı zamanda özel temsilci görevini de eş zamanlı yürüten Mehmet Dana konuya ilişkin açıklamasında durumun altını çizmiştir:
“Kıbrıs Rum tarafının da üyesi olduğu ve dolayısıyla veto hakkı bulunduğu bir Avrupa Birliği’nin olası bir müzakere sürecinde tarafsız olmasını beklemek mümkün değildir.
Nitekim, geçen süre içerisinde Avrupa Birliği’nin çeşitli kurumlarının almış olduğu tek taraflı kararlar ve yapmış olduğu tarafgir açıklamalar bunun en önemli göstergesidir.”
Bu ifadenin sonrasında da öncelikle bu yanlış tutumun değişmesi gerektiği vurgulanmaktadır.
AB’ye bu durum hatırlatılmış ve özel temsilcinin nasıl hareket etmesi gerektiği söylenmiştir.
Özet olarak, AB Kıbrıs konusunun hareketlenme olasılığından bahsedilen bir dönemde bir kez daha sahne almış ve taraflar arasındaki eşitliği daha da bozabilecek bir adım atmıştır.
Bunu herkesten önce sorgulaması gereken makam BM Genel Sekreteri’dir.
“ben varken size ne gerek var” demeyecektir mutlaka ama bunu anlatacak bir tutum sergilemelidir.
AB’nin Kıbrıs politikasının Türkiye üzerinde bir baskı yaratmak maksatlı olduğu gün gibi aşikardır.
Onlara göre Türkiye’yi sıkıştırmanın tek yolu Kıbrıs’tan geçmektedir.
Bu yönde atılmış diğer adımlara bir yenisi daha eklenmiştir.
İnatlaşma üzerine bir yaklaşım söz konusudur.
Diplomaside kararlılık mutlaka çok önemlidir ama inatlaşmaya yer yoktur.
Diplomasi her zaman için kendisine bir alan bırakacak adımların atıldığı bir yöntemdir.
AB ise inatlaşmayı tercih ederek hem diplomasiden uzaklaşmakta, hem de Kıbrıs konusuna büyük zararlar vermektedir.
Türkiye ile olan durumlarından bahsetmiyorum bile.
AB’nin gelinen süreçte Kıbrıs’ta “tarafsızlık” yönünde dengeyi kurması mümkün değildir.
O nedenle de elini çekmeli ve işi BM’ye bırakmalıdır.