Asgari Ücret Pazarlığı

KKTC’deki asgari ücret görüşmelerinde her dönem aynı manzarayla karşılaşıyoruz. İşçi tarafı hayat pahalılığının eksiksiz yansıtılmasını ister, işveren tarafı maliyetlerden ve ödeme gücünden söz eder, hükûmet ise iki taraf arasında denge kurduğunu savunur.
Toplantılar uzar, rakamlar tartışılır ve sonunda çalışanların hangi koşullarda yaşayabileceği oy çokluğuyla saptanır. 2026 yılının ikinci asgari ücreti, üç toplantının ardından nihayet belirlendi.
Altı aylık yüzde 16,95’lik hayat pahalılığı oranı ücrete yansıtılarak aylık brüt ücret 70 bin 893 TL’ye, net ücret ise 61 bin 677 TL’ye çıkarıldı. Karar, işçi ve hükûmet temsilcilerinin oylarıyla alınırken, işveren tarafı karşı çıktı.
Hayat pahalılığının tamamının yansıtılması, çalışan açısından gerekli ve olumlu bir adımdır. Ancak temel sorun çözülmüş değildir.
Çünkü bu koruma hâlâ otomatik bir hak değil, Komisyonun iradesine ve tarafların güç dengesine bağlı dönemsel bir karardır. Bugün tam yansıtılan oran, yarın yeniden pazarlık konusu hâline gelebilir.
Oysa 22/1975 sayılı Asgari Ücretler Yasası, asgari ücretin hangi ölçütlere göre belirlenmesi gerektiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Ücret; işçinin, eşinin ve bir veya iki çocuğunun beslenme, barınma, giyim, ısınma, ulaşım, sağlık, eğitim, kültür ve dinlenme gibi temel ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli olmalıdır.
Komisyon ayrıca geçim indeksini, hayat pahalılığını, işçi ailelerinin insanca yaşam gereksinimlerini, verimliliği, istihdamı ve çalışanların millî gelirden adil pay almasını gözetmek zorundadır.
Yasa, “İşveren ne kadar ödeyebilir?” sorusundan önce “Çalışan ve ailesi neyle yaşayabilir?” sorusunu sormaktadır.
Asgari ücret yalnızca açlık sınırının üzerinde kalmayı sağlayan bir ödeme değildir. Çalışanın sürekli borçlanmadan barınabilmesini, sağlıklı beslenebilmesini, çocuklarının eğitim giderlerini karşılayabilmesini ve toplumsal yaşama katılabilmesini güvence altına almalıdır.
Bu nedenle ücretin düzeyi yalnızca işgücü maliyeti olarak değil, sosyal yurttaşlık ve insan onuru meselesi olarak ele alınmalıdır.
Buna rağmen asgari ücret, nesnel bir sosyal koruma standardı olmaktan çıkarılıp pazarlık konusu yapılmaktadır.
Oysa bir ailenin gıdasından, çocuğunun eğitiminden, sağlığa erişiminden veya barınmasından ne kadar vazgeçebileceği müzakere edilemez. İnsan onuruna uygun yaşam çoğunluk oyuyla daraltılamaz.
İşletmelerin maliyetleri, üretkenlik ve istihdam elbette önemlidir. Ancak işletmelerin yapısal sorunları çalışanların satın alma gücü azaltılarak çözülemez. Düşük ücret bir ekonomik model değil; olsa olsa verimsizliği, kayıt dışılığı ve düşük katma değerli üretimi gizleyen geçici bir araç olur.
KKTC’nin ihtiyacı, her altı ayda bir aynı tartışmayı tekrarlamak değil, açık kurallara dayanan yeni bir sistem kurmaktır. Örneğin, Fransa’da fiyat artışları belirli koşullarda asgari ücrete otomatik yansıtılmakta, Lüksemburg’da hayat pahalılığı endeksindeki eşik ücret artışını tetiklemekte, Malta’da ise hayat pahalılığı ödeneği ücretlere zorunlu olarak eklenmektedir. KKTC de bu örnekleri kendi ekonomik yapısına uyarlayabilir.
İlk aşamada, önceki asgari ücretin yürürlüğe girmesinden sonra gerçekleşen hayat pahalılığı yeni ücrete otomatik ve eksiksiz biçimde aktarılmalıdır. Bu oran pazarlığa veya çoğunluk kararına bırakılmamalıdır.
Çünkü enflasyon kadar yapılan artış çalışana yeni bir kazanç sağlamaz; yalnızca kaybettiği satın alma gücünü geri verir.
Son kararda yüzde 16,95’lik hayat pahalılığının tamamının yansıtılması, bu yöntemin uygulanabilir olduğunu göstermiştir. Şimdi yapılması gereken, bunu dönemsel bir tercih olmaktan çıkarıp yasal güvenceye dönüştürmektir.
İkinci aşamada ise Asgari Ücret Saptama Komisyonu devreye girmeli; fakat enflasyonun ne kadarının verileceğini değil, otomatik telafinin üzerine eklenecek reel artışı ve refah payını görüşmelidir. Ekonomik büyüme, verimlilik, millî gelir, gelir dağılımı, yoksulluk sınırı ve sektörlerin durumu bu aşamada değerlendirilmelidir. Böylece pazarlığın konusu temel ihtiyaçlar değil, büyümeden emeğe düşecek pay olur.
Öte yandan küçük işletmeler sosyal sigorta prim desteği, enerji teşvikleri, vergi düzenlemeleri, ucuz finansman, teknoloji yatırımları ve ihracat olanaklarıyla desteklenmelidir.
Bu destekler işletmelerin ücret artışına istihdam kaybı yaratmadan uyum sağlamasına ve kayıtlı ekonomide kalmasına yardımcı olacaktır. Devlet düşük ücretin değil, yüksek katma değerli üretimin finansörü olmalıdır.
Sonuçta Asgari Ücret Saptama Komisyonu kaldırılmamalı; ama görev alanı yeniden tanımlanmalıdır. Hayat pahalılığı otomatik olarak yansıtılmalı, refah payı ise sosyal taraflarca müzakere edilmelidir.
Çünkü asgari ücrette asıl mesele tarafların hangi rakamda uzlaştığı değil, çalışanların hangi yaşam koşullarının altına düşürülmesine izin verilmeyeceğidir.