BM’nin Kıbrıs’ta Yeni Girişimi

Kıbrıs sorununda uzun süredir eksik olan şey, yeni bir çözüm modelinden çok tarafları sonuç odaklı bir süreçte buluşturacak ortak bir zemindir.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in 27-29 Temmuz tarihlerinde adaya gelerek iki liderle ayrı ayrı ve ortak görüşmeler yapacak olması, tam da bu zemini yeniden oluşturma arayışı olarak görülebilir.

Ziyaretin önemi, Genel Sekreter’in yanında getireceği ‘sihirli’ bir çözüm formülünden değil, giderek çökmekte olan diplomatik sürece kişisel siyasi ağırlığını koymasından kaynaklanmaktadır.

Rum basınında bu girişimin “Guterres’in son kozu” olarak sunulması abartılı görülebilir. Ancak BM’nin mevcut kaygısını doğru biçimde yansıtmaktadır. María Angela Holguín’in aylar boyunca yürüttüğü temaslara rağmen, taraflar arasında henüz resmî müzakereleri başlatmaya yetecek bir ortak zemin oluşturulabilmiş değildir.

Buna karşılık temasların tamamen kesilmesi, yalnızca yeni bir diplomatik başarısızlık anlamına gelmeyecek; adadaki fiilî bölünmenin daha da kalıcılaşmasına yol açacaktır.

Bu nedenle BM’nin yeni girişimi, ilk aşamada kapsamlı çözüm üretmekten çok süreci kurtarma girişimidir. Guterres’in programı da bu yaklaşımı yansıtmaktadır.

Genel Sekreter önce liderlerle ayrı ayrı görüşerek tarafların kırmızı çizgilerini, kaygılarını ve hareket alanlarını değerlendirecek; ardından gerçekleştirilecek ortak görüşmede üzerinde ilerlenebilecek başlıkları belirlemeye çalışacaktır.

Bu, klasik bir mekik diplomasisi yöntemidir. Önce farklılıklar tespit edilecek, ardından farklılıklara rağmen ortak bir süreç oluşturup oluşturulamayacağı sınanacak...

Politis gazetesinin “tüm başlıklar masada olacak” haberi ise girişimin yalnızca yeni sınır kapıları veya teknik güven artırıcı önlemlerle sınırlı kalmayacağını düşündürmektedir.

Bu çerçevede çözüm zemini, siyasi eşitlik, güvenlik, garantiler, yönetim ve güç paylaşımı, Avrupa Birliği’nin rolü ve gelecekteki genişletilmiş toplantının formatı gibi temel konuların da gündeme gelmesi beklenmektedir.

BM’nin amacı, her konuda hemen uzlaşma sağlamak değil, tarafların hangi koşullar altında sonuç odaklı bir müzakereye girebileceğini belirlemektir.

Burada önemli bir ayrım yapılmalıdır: Bütün başlıkların konuşulması, bütün seçeneklerin BM tarafından eşit derecede meşru kabul edildiği anlamına gelmez.

BM, Güvenlik Konseyi kararlarıyla belirlenmiş parametrelerin dışına kolayca çıkamaz. Ancak tarafların başlangıç pozisyonları arasındaki mesafeyi görmezden gelerek eski müzakere yöntemini aynen tekrarlaması da sonuç üretmeyecektir.

Rum tarafı iki toplumlu, iki bölgeli federasyon müzakerelerinin kaldığı yerden devam etmesini isterken, Türk tarafı geçmiş süreçlerde kabul edilen siyasi eşitlik unsurlarının daha müzakereler başlamadan güvence altına alınmasını talep etmektedir. Dolayısıyla sorun yalnızca nihai çözüm modelinde değil, müzakerenin başlangıç koşullarında düğümlenmektedir.

Guterres’in karşı karşıya olduğu esas zorluk budur: Taraflardan birinin kendi çözüm anlayışından vazgeçmeden, ikisini de aynı siyasi süreç içerisinde tutabilmek.

BM’nin girişiminin başarısı bu nedenle büyük bir çözüm planının açıklanmasıyla ölçülmemelidir. İlk başarı ölçütü, liderlerin ortak bir müzakere yöntemi üzerinde anlaşabilmesi olacaktır.

Bu bağlamda sürecin hangi noktadan başlayacağı, geçmiş yakınlaşmaların nasıl ele alınacağı, siyasi eşitliğin nasıl somutlaştırılacağı ve genişletilmiş toplantının hangi amaçla düzenleneceği konusunda bir yol haritası ortaya çıkarsa, ziyaret önemli bir sonuç üretmiş sayılabilir.

İkinci başarı ölçütü, güven artırıcı önlemlerle kapsamlı çözüm arasındaki ilişkinin doğru kurulmasıdır. Yeni geçiş noktaları, gençlik, çevre, enerji veya ticaret alanındaki iş birlikleri iki toplum arasındaki temasları artırabilir.

Ancak güven artırıcı önlemler, kapsamlı çözümün alternatifi hâline gelirse çözümsüzlüğün daha rahat yönetilmesine hizmet ederbilir. Guterres daha önceki gayriresmî toplantılarda bazı güven artırıcı önlemlerin uygulanmasını memnuniyetle karşılamış, bazı girişimlerin ise hâlâ beklemede olduğunu belirtmişti.

Üçüncü ölçüt ise sürecin açık uçlu bırakılmamasıdır. Kıbrıs müzakerelerinin en büyük sorunlarından biri, yıllarca devam eden fakat başarısızlığın siyasi maliyetini taraflara hissettirmeyen süreçlerdir.

Sonuç perspektifi bulunmayan görüşmeler, zamanla müzakerenin kendisini amaç hâline getirmektedir. BM’nin taraflara yalnızca “görüşmeye devam edin” demesi artık yeterli değildir. Aşamaları, hedefleri ve değerlendirme noktaları belli bir süreç tasarlanmalıdır.

Guterres’in girişimi bazı çevrelerde yeni bir kapsamlı planın habercisi olarak sunulsa da mevcut veriler bunu doğrulamamaktadır. Daha gerçekçi ihtimal, Genel Sekreter’in liderlerin ve garantör ülkelerin katılacağı yeni bir genişletilmiş toplantının siyasi zeminini hazırlamaya çalışmasıdır. Holguín’in Brüksel ve Ankara temaslarının da bu hazırlığın parçası olduğu anlaşılmaktadır.

Kıbrıs’ta bugün ihtiyaç duyulan şey, tarafları yalnızca aynı masaya getirmek değildir. Aynı masada neyi, hangi sırayla ve hangi hedef doğrultusunda konuşacaklarını belirlemektir. Guterres’in ziyareti bu bakımdan bir çözüm konferansından çok, müzakerenin müzakeresi niteliğindedir.

Bu sınırlı görünen hedef küçümsenmemelidir. Çünkü ortak bir siyasi dil kurulmadan kapsamlı çözüm üretilemez. Fakat BM’nin bu kez eski yöntemi yeni isimlerle tekrarlamaması da gerekir.

Ucu açık görüşmeler yerine takvimlendirilmiş, aşamalandırılmış ve karşılıklı taahhütlere dayanan bir süreç oluşturulabilirse, Guterres’in girişimi gerçek bir dönüm noktasına dönüşebilir.

Aksi hâlde Genel Sekreter’in kişisel ağırlığı da Kıbrıs sorununun uzun çözümsüzlük tarihine eklenen yeni bir diplomatik parantez olmaktan kurtulamayacaktır.