Ey BMGK – AB ve Diğerleri, Kıbrıs’ta Haklı Olan Taraf Hangisidir ???

Türk Halkı mı, yoksa Rum halkı mı?? Kıbrıs Türk Halkına yıllardır kasıtlı olarak ve taraf tutarak yaptığınız haksızlıkların bedelini ebediyen ödetemezsiniz. Kısaca olup biten gerçekleri aktaralım da dünya alem öğrensin. Bunca yıldır başta BMGK daha sonra da AB gibi dünya kuruluşlarının açıkça taraflı ve Hukuk dışı kararlara dayalı uygulamalarının tam anlamıyla yargısız infaz, oldubitti olduğunu, masumların haksız, haksızların masum yerine konduğunu görsün öğrensin.

16 Ağustos 1960’ta Türklerle Rumların eşit ortaklığında Türkiye-Yunanistan-İngiltere’nin de Garantörlüğünde Zürih-Londra Uluslararası Antlaşmalarıyla Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Yunanistan Kıbrıs’ta 900, Türkiye ise 650 asker bulundurma hakkı ayrıca herhangi bir tehlike durumunda Cumhuriyeti korumak maksadıyla Garantörler fiili müdahale etme hakkına sahipti. Askerler, 16 Ağustos 1960’ta Kıbrıs’a Mağusa limanından giriş yaparlar. İngiltere, Antlaşmalarla 2 egemen askeri üs elde etti. Cumhurbaşkanı Makarios, yardımcısı ise Türklerden Dr Fazıl Küçük. Antlaşmaların daha mürekkebi kurumadan CB Makarios, Rum halkına Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluş Antlaşmasının ENOSİS’e sıçrama tahtası olduğunu söyleyerek daha ilk konuşmasında niyetlerini ortaya koydu. BMGK’in bundan haberdar olmaması mümkün değildir.

ENOSİS amacıyla Makarios, Anayasada Türkler lehindeki hayati öneme haiz 13 maddeyi değiştirmek istedi. Garantör Türkiye ve Kıbrıs Türkleri Makarios’un bu teklifini kabul etmediler. Anayasa Mahkemesinin tarafsız Alman Başkanı ve yardımcısı da Makarios’a karşı çıkarlar, zorla değiştirilemez diyerek tepki koyarlar. Her ikisi de istenmeyen şahıs ilan edilir ve adadan kovulurlar. Bunu da BMGK muhakkak biliyordur.

Makarios, Anayasa değişikliği teklifini Türkiye’ye 1962’de götürür ancak ret edilir. 30 Kasım 1963’te de Kıbrıslı Türklere teklifi verir, ama ret edilir. 3 hafta sonra da 21 Aralık 1963 gecesi, önceden hazırlamış oldukları Türkleri bir gecede imha planı olan AKRİTAS Planını uygulamaya koyarlar ve ilk olarak o gece Cumhuriyetin Rum Polisleri tarafından arabalarında seyahat etmekte olan bay ve bayan iki masum Türk’ü durdurarak orada katlederler. Ertesi gün ise yine Rum polisler Lefkoşa’da Türk Lisesi öğrencilerini teneffüste iken otomatik silahlarla kurşun yağmuruna tuttular, yaralananlar olur. Ardından Atatürk büstünü de kurşunlayarak kaçarlar. Durum, bir anda ada geneline yayılır, Türkler kendi bölgelerinde savunma vaziyeti alır, Rumlar saldırılarını ada geneline yayıp tüm yollarda barikatlar kurar, devletin bütün organlarını ele geçirirler.

3 yıllık Cumhuriyet zamanında Rumlar 22 Tabur milis gücü hazırlar, saldırmadık Türk bölgesi bırakmazlar, devlette çalışan Türkler kovulur, Milletvekilleri Meclis başkanı bay Kleridis tarafından Meclise alınmaz mahallenize gidiniz der. Cumhurbaşkanı Muavini Dr. Fazıl Küçük ise Makarios tarafından ofisine alınmaz, hayatını garanti edemediğini söyler. Dr Küçük’ün ofisi zaten darmaduman edilmiş halde. Devamında Kıbrıs Türk Halkına saldırılar artar. Haliyle Türkler kendilerini ve haklarını savunmak için tedbirler alır. Kıbrıs’a yasa dışı Yirmi bin Yunan askeri, gemiler dolusu silah sokulur, komitacı Grivas Yunanistan’dan adaya gönderilir, EOKA TERÖR örgütünün başına geçer.

Zaten 1955-58 İngiliz sömürge döneminde de Kıbrıs’ta tedhiş hareketlerinin komutanıydı Albay Grivas olarak. Bu dönemde de Rum EOKA TERÖR ÖRGÜTÜ, hem İngilizlere hem de Türklere saldırırlar. Türkler gene sokağa çıkamaz olur, seyahat edemez olur, işine gidemez olur ve emniyetli Türk yerleşim yerlerine ilk olarak göç etmek zorunda bırakılırlar. Benim ailem de köylülerimizle birlikte Mağusa’ya göç eder, 1955’te. Mağusa kazasından 15-20 kadar karma olan köylerden Mağusa’ya göç ederler. Kırık dökük, kapısız, penceresiz, sıvasız, tuvaletsiz, elektriksiz, çeşmesiz yarı buçuk evlere, mağaralara, kimileri akrabalarının yanına sıtır olurlar. Daha sonra ise Türkiye’nin gönderdiği Kızılay çadırlarında ve Kızılay yardımlarıyla yaşama tutunmaya çalışır. İşsiz, güçsüz, beş parasız, sefil, yarı çıplak halde Rum saldırılarının korkusu, endişesi, zulmü, çaresizliği ve ilkel bir yaşam içinde 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti kurulana kadar. Ben tüm bu süreçleri yaşadığım için biliyorum ve yazıyorum. Kıbrıs’ın diğer bölgelerinde de durum ayni idi, Türkler mecburi göçü 3 defa yaşadı.

Cumhuriyet kurulduktan sonra göç etmiş Türkler köylerine dönmek istediyse de, evlerin tamamına yakını yakılıp yıkılmıştı EOKA tarafından. Geriye kalanlar ise tamir gerekirdi. Bahçeleri tarlaları, araç gereçleri Rumlar tarafından kullanıldı. Ama kimse hiçbir kurum kuruluş arayıp sormadı, ne tazminat ödendi ne manevi tazminat ödendi, ne de tamir için yardım yapıldı. Halbuki 1974 sonrası, ki Rumlar kendi işledikleri suçlardan ve savaşa da sebep olduklarından, Cumhuriyete Yunan Cuntası ile birlikte ikinci büyük darbeyi yaptıklarından dolayı ve kendi kafalarından göç ettikleri halde ve bu savaşta ayni göçü yaşayan Kıbrıs Türk halkı da olduğu halde, dünyanın kuruluşları BM—AB, AİHM, sadece Rum göçmenlerin yaşadıkları zorlukları dikkate alıp tek taraflı olarak maddi-manevi tazminatlar için Türk tarafını mahkum etti haksızca ve adil olmadan, eşitlik gözetmeden. Türkler, sadece 1955’lerde, 1974’lerde göç etmiş değiller, 1963’te başlayan Rum saldırılarından dolayı da 103 köyden göç etmek zorunda kaldılar. Türkler masum halde 3 defa göç ettirildi, Rumlar ise bir defa göç etti, bu da kendi kafalarından, kendi kendilerine yaptılar, ama malum kuruluşlar faturayı adaletsizce Türk tarafına kestiler. Bu bir rezalettir.

Rum saldırıları nedeniyle karma olan köylerden ve savunmasız küçük köylerden Türkler daha güvenli olan diğer Türk köylerine zar zor koşullarda göç etmek zorunda kalırlar, adanın yüzde üçlük bölümüne sıkıştırılarak ablukaya alınırlar, Türklere ambargo uygulanır, yıllarca köyünden kasabasından öteye çıkamaz olur. İşine gücüne, bağına bahçesine, tarlasına davarının başına gidemez olur. Gidenler geri dönmez olur, barikatlarda, pusularda, tarlalarında alıkonup götürülür ve katledilir. Sözde BM Barış Gücü nezaretinde hastaneye götürülen Türk hastalar bile barikatlarda BG’nün elinden alınıp götürülür köy kuyulara atılır. Saldırılmadık, kuşatılmadık Türk köyü, kenti kalmaz. Türkler, aç susuz, işsiz güçsüz beş parasız, sefil halde, var olmak için canını dişine takar, mücadeleye girişir. Korku, endişe, açlık, susuzluk, tehlike altında yıllarca direnir. Türkiye’nin Kızılay yardımlarıyla ayakta kalmaya çalışır, Türkiye’nin Rumlara ihtarlarıyla notalarıyla da Rumlarca ve Yunanlılarca katledilmekten Türkler canlarını son anda kurtarırlar.

21 Aralık 1963’te ENOSİS amaçlı Rum saldırılarıyla başlayan Kıbrıs sorunundan iki buçuk ay sonra BMGK toplanarak 186 sayılı Hukuk dışı siyasi kararı alır. Bu karar 3 aylıktır ve Kıbrıs’a BM Barış Gücü gönderilmesini içerir, kararda bu 3 aylık süre adada çatışmalar durdurulacak, asayiş ve düzen yeniden sağlanacak. Cumhuriyetin yönetimi geçici süre için saldırgan Rum ortağa verilir, Barış Gücü de yönetime yardımcı olması şeklinde kararda yer alır. Bu Hukuk dışı adil olmayan kararla masum Kıbrıs Türk Halkı ne yazık ki ASİ durumuna sokulur. İşte çıbanın başı bu suretle ortaya çıkar, bu açıdan kümesteki tavuklar tilkilere teslim edilmiş olur.

Barış Gücü adaya geldikten sonra Rum saldırıları kat be kat artar, Türk yerleşim yerleri hem ablukaya alınır hem sürekli ağır silahlarla ve büyük askeri güçle saldırıya uğrar, Türkler büyük katliamlara uğratılır, yoldan belden, tarlasından davarının başından toplanıp katledilir, kör kuyulara atılır. Barış Gücü nezaretinde hastaneye götürülen hastalar dahi barikatlarda Rum çapulcular tarafından alınıp katledilir, kaybedilir. Uzun yıllar böyle devam eder. Rumlar saldırmadık Türk bölgesi bırakmazken, Türkler hiçbir Rum bölgesine saldırıda bulunmaz, sadece savunmada kalır. Rum-Yunan saldırılarda orantısız güç kullanırlar. Saldırıları uzun uzadıya yazmaya gerek yoktur.

Anlaşmalar gereği Kıbrıs’ta konuşlanmış Türkiye ve Yunanistan askerleri her altı ayda bir belirlenmiş şekilde asker ve teçhizat değiştirilir. Bu amaçla bir gün önceden Mağusa limanına geminin yanaşacağı rıhtım karşısına genelde yeni limanda sözde Barış Gücü tedbirlerini alır, çadırlar kurarlar askerler yerlerini alır, orada güya düzeni sağlar. Türk değiştirme Birliği için ayrıca sivil kıyafette gayet iyi Türkçe bilen Yunan Subayları da BG’nün yanı sıra kamp kurar, ellerinde dedektörler ve manifesto. Askerler karaya çıkışta merdiven başında Rum Subay, Rum Polisi, Rum gardiyan ve Barış Gücü, gemiden inen askerleri bir bir kontrol ederler. Vinçlerle karaya çıkarılan teçhizatlar da sadece Yunan Subayları tarafından askeri kamyona yükleme yapılmadan önce banko üzerinde dedektörle ve manifestoya göre kontrol edilir, sonra kamyona yüklemeye izin verirlerdi. Fazla veya kayıtsız olan malzeme varsa banko yanına yere alçı ile çizilmiş kare için konur geri gönderilirdi. Çok tartışmalar olurdu, BG de seyrederdi 186 kararı sayesinde.

Yunan askeri gemisi daima eski limana iskele başı yanına dayanırdı, bir iki saat içinde boşaltılırdı. Orada kontrol eden veya Barış Gücü kimse yoktu, doğrudan limandan çıkardı. Bunları iyi bilirim, zira her değişim olacağında banko üzerinde çalışırdım 4 kişi Türk olarak, birden fazla banko vardı. Bizim tahliye işi Rum-Yunan’ın çıkardığı zorluklardan gece yarısı ancak tamamlanırdı. Değişimlerde genellikle hep ayni kişiler çalışırdık. Askere erzak da gelirdi torbalarda vs, bunlar için gardiyan ve Yunanlıların elinde uzun şişler vardı, torbalara sokarlardı, bu nedenle özellikle hububatlar çok ziyan olur, dökülürdü. Özellikle Kızılay yardımları geldiğinde bütün torbalar şişlenirdi, çok miktarda gıda kamyona yüklenene kadar heba olurdu. Askeri gemi haricinde Kızılay yardımı getiren gemilere çıkarlardı, şişlerle detektörlerle.

Aralık 1963’te yıktıkları ancak güya malum kuruluşlarca yaşıyor dedikleri Kıbrıs Cumhuriyetine 15 Temmuz 1974’te Yunan Cuntası- EOKA B ile birlikte yapılan darbe öncesinde EOKA terör örgütü takriben bir yıl öncesinden başlayarak çok sayıda Polis karakolunu bombalamıştı. Makarios yanlısı solcular ise EOKA’cılar tarafından görüldükleri yerde infaz edilmişlerdi. Bunlar yaşanmış gerçeklerdir.

15 Temmuz 1974 sabahı ise malum güçler tanklarla toplarla havanlarla ve ağır silahlarla yüzlerce asker, Yunanistan Cuntasının aldığı erken ENOSİS kararını gerçekleştirmek için Cumhurbaşkanlığı sarayına saldırıya geçtiler. Kamyonlar dolusu saray muhafızı katledildi, saray darmaduman edildi, CB Makarios ise kılık değiştirip kaçmayı başardı. Daha sonra İngiliz askerleri tarafından ada dışına kaçırılıp BMGK’ne götürüldü. Darbe gerçekleştikten sonra ayni gün CB Makarios’un öldürüldüğü, Kıbrıs Cumhuriyetinin yıkıldığı ve yerine ‘ KIBRIS HELEN CUMHURİYETİNİN ‘ kurulduğu TV ekranlarından baş terörist Nikos SAMPSON tarafından dünyaya ilan edilip Cumhurbaşkanı olarak kendisinin atandığını da ayrıca ilan etti.

İngilizler tarafından BMGK’ne götürülen Makarios’un konuşma yapması Rum ve Yunan temsilciler tarafından engellenmek istenmişse de Türkiye’nin çabalarıyla yaptığı tarihi konuşmada ‘ Ülkem Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunan Cuntası ve EOKA B tarafından darbeyle ele geçirilmiştir, Türkler de adada büyük tehlike altındadır, acilen müdahale ediniz ‘ diyerek ağlayarak garantör Türkiye ve İngiltere’den de müdahale etmeleri için çağrı yaptı. Bilindiği üzere BMGK ve İngiltere kılını bile kıpırdatmadılar, ama hem soydaşları hem de Cumhuriyetin eşit ortakları olan Türk halkını ayni zamanda Rum solcuları AKEL yanlılarını da kurtarmak, dolayısıyla Kıbrıs Cumhuriyetinin garantörü olarak da Cumhuriyeti saldırganlardan kurtarmak ve adada akan ve akacak olan kanı durdurmak, asayişi ve barışı da sağlamak maksadıyla garantörlük görevini tek başına yapmak için 20 Temmuz 1974’te meşru müdahale hakkını kullanarak adaya gelmiştir. Ve o gün bu gündür adada asayişi sürdürmektedir.

Garantör Türkiye’nin meşru müdahalesi sonrasında 1975’te BM’nin de katılımıyla nüfus mübadele Antlaşması imzalanmış olup sonuçta bu gün devam eden durum hasıl olmuştur. BM gözetiminde yarım asırdan fazla bir süre barış görüşmelerine devam edildi. 1986’da Ortega Raporu ortaya konduğu halde Türk tarafı kabul, Rum tarafı ise ret etmiştir. Nihayet 24 Nisan 2004’te BMGS Kofi Annan döneminde Annan adını taşıyan çözüm planı Referanduma sunulmuştur. Türk tarafı yüzde 65 oyla kabul, Rum tarafı ise yüzde 76 oyla RET etmiştir. Çözüme bu kadar yakın gelindiği halde daima olduğu gibi Rum tarafı çözümden kaçmıştır, tıpkı müzakere masalarını çoğu zaman devirip kaçtıkları gibi.

Halbuki, dünyanın mesele ile ilgili bütün kurum ve kuruluşları Referandumun aylar öncesinden taraflara dünya kamu önünde ret eden tarafa ceza kabul eden tarafa ise mükafat verileceğini defalarca her alanda her platformda duyurmasına ve adada büyük çaplı propaganda yapmalarına rağmen sonuçta tam tersini yani ret eden tarafa ceza yerine mükafat, kabul eden tarafa da mükafat yerine ceza verilmiştir. Böylelikle Tür tarafı BMGK’nin 4 Mart 1964’teki haksız bir şekilde aldığı 186 sayılı karar doğrultusunda ASİ durumuna sokulup haksız cezalarına yeni cezalar eklendi. Şöyle ki Referandumu ret eden Rumlar bir hafta sonrasında AB tarafından güya tüm Kıbrıs adına tam üye alındı, Türk tarafına ise cezalar katlandı.

Çözümsüzlüğün en büyük sebebi 186 sayılı karardır. Zira, çözümden kaçan Rumlara tekrar ayni koltuğa oturup ayni statüyü devam ettirme imkanı verilmiş olmasındandır. Halbuki başta 3 aylık geçici diye alınan menfur karar ne yazık ki Adaletten yoksun olduğundan dolayı bu gün itibarıyla uzatmalarla 746 aya vardırılmıştır, 62 yıl 2 ay olmuştur. Kıbrıs Türk Halkı ile Türkiye her zaman çözümden yana olmuş, Rum-Yunan tarafı ise 186 kararı durduğu sürece çözümden kaçmıştır ve kaçacaktır da.

BM Barış Gücü’nün adaya gelişi Rum saldırılarını durdurmak yerine daha da artmasına sebep olmuştur, nihayetinde de savaşa kadar dayanmıştır. BMGK, Kıbrıs sorununun uzamasından en öndeki başlıca sebebidir. AB ise, çözüme kör düğümü atmış, soruna sorun katmış, Cumhuriyetin eşit ortağı Kıbrıs Türk Halkını, BMGK’nin yaptığı gibi yok saymıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti Uluslararası Antlaşmalarını hem Anayasasını her iki kuruluş da yerle bir etmiştir. Hukuken Cumhuriyeti yok etmişlerdir. BM’de sadece Rumlardan oluşan bir Cumhuriyet kaydı da mevcut değildir. BMGK, sorunu dallanıp budaklanmadan kısa süre içinde isteseydi bitirebilirdi. Güya adaya güç gönderdi lakin, Adaletin yanında değil suçluların yanında oldu, o yüzdendir ki 10 yıl sonra savaşa da sebep oldu. En azından, Temmuz 1974 CUNTA--EOKA B darbesinde olsun müdahalede bulunsaydı savaşı engelleyebilirdi. Ama savaş çıkarlarına uygundu.

Ey Avrupa Birliği üyeleri; 186 sayılı BMGK kararının ne kadar taraflı ve yanlış olduğunu, uzatmaların nelere mal olduğunu, buna dayanarak saldırgan darbecilerin Türk halkına neler yaptıklarını çok çok kısa birkaç örnekle bilginize aktaracağım. Taşkent Türk köyüne saldıran donanımlı yüzlerce Rum-Yunan askerlerine karşı bir avuç Türk sivillerin savunma yapabilmesi mümkün değil. Barış Gücü vasıtasıyla teslim olmaları Rumlarca istenir. Köylüler Barış Gücünün güvencesine inanıp teslim olurlar. Silahlar kırık dökük küçük çapta toplanır, Rum-Yunanlılar köye girer, halkı ve silahları teslim alırlar. Onlar köyde kalır B Gücü ayrılır. Arkasından Rumlar, 84 Türk gencini kamyonlara doldurur ovaya götürüp tümünü kurşuna dizer, kazılan çukurlara gömerler.

Atlılar, Muratağa, Sandallar yakın yakın bu Türk köylerini işgal eden Rumlar, üç köyün kadın çocuk 16 günlük bebe ve yaşlılarını meydana toplar, çocukların başlarını analarının önünde keser, cami minaresinden atar, sonra toplam 126 masum insanı kimisini vurarak kimisini canlı olarak ellerinden tellerle bağlayıp kazdıkları çukura atarlar. Kazılar BM Barış Gücü nezaretinde yapılır.

Bizzat yaşadıklarımdan bir bölümü aktarayım. 15 Temmuz 1974 Pazartesi Yunan CUNTASI - EOKA B TERÖR örgütünün sözde’ Kıbrıs Cumhuriyetine’ yaptığı darbeden 4 gün sonra yani 19 Temmuz 1974 günlerden Cuma, öğleden sonra saat 14 suları Mağusa’nın Sakarya Türk bölgesi. Türkler 250-300 yerleşik sivil nüfus. Bölge geçmişten kalan küçük çaplı silahlarla sivil halk olarak herkes kendi mahallesini koruyacak şekilde organize edilmiş. Kum torbası, mevzi falan hiç yok, sadece bölgenin Doğu tarafı hariç etraf bel hizasında irtibat hendekleri kazılmış. Silah tutanlar 15 yaştan 70 yaşa kadar takriben 60-70 civarı. Darbeden itibaren sivil kıyafetle silah elde tutmaksızın gizlice nöbet tutma gözetleme. Darbeden sonra her gece sabahlara kadar hep tarla kenarında sırayla nöbet. Gece silahlarımızı yanımıza alır, gündüz gerideki eve korduk.

Dediğimiz gibi 19 Temmuz 74 öğleden sonra ben ve beş altı ayni sokaktan 5-6 arkadaş bölgenin Kuzey batısında Mağusa-Lefkoşa ana yoluna bakan tarafta hendek civarında beklerken Lefkoşa yolundan taraf ki burası bulunduğumuz yere göre yukarı meyilliydi, seviyemiz daha alçaktaydı, savaşta çok faydasını gördük meyilin, zira karşımızdaki 3 tanktan atılan toplar bize isabet etmezdi, hemen arkadaki oturduğum evin damından bir ayak aşağıya vururdu. Derken Lefkoşa yolundan taraf çok yüksek makine sesleri gıcırtılar geldi, arkasından da 3 tane Rum tankı göründü, orası kıraçtır, tank zincirleri gıcırdardı. Tanklar belirli aralıklarla karşımıza yerleşti, toplarını bize çevirip durdu. Hemen sonra otobüslerle yüzlerce çapulcu geldi, eğile eğile gelip mevzilendiler karşımıza. Aramızda yukarı meyilli dümdüz tarla mesafemiz 70-80 metre ancak.

Biz hazırda olan çapa kürekle torbaları mevzi için hemen doldurmaya başladık, daha beş-on torba ancak dizmiştik ki tarladan sol taraftan iki Barış Gücü arabası son sürat geldi az ötemizde durdu. Biz sandık Rum tanklarını askerlerini bölgemizden katacak yahut tarlada araya girecek. 8-10 Barış Gücü askeri arabalardan indiler bağıra çağıra yanımıza geldiler, başladılar kasaturalarla torbalarımızı parçalamaya, tekmelemeye, biz o anda şok olduk şaştık, hiç beklemezdik, hatta gözümden yaş da aktı bizi acıdılar, doğru dürüş silahımız yok, korunmamız yok, sayımız az diye, ve ne büyük adaletsizlik diye.

Hemen toparlandık, hepimiz BG’ne engel olmak için itişip kakışmaya başladık. Ben hendek içindeydim, torbalar üstündekine kürekle vurdum, hepimiz kavgaya tutuştuk. Durdular, Ben TK.KO. Yardımcı idim, (esasında 4 yıllık Polistim), TK Komutanı da Polisti Hüseyin Başbuğ. BG komutanına Rumları ve tankları gösterdi, asıl onlara müdahale etmelerini söyledi. Komutan başını çevirdi iki saniye baktı. Tekrar bize döndü siz mevzi yapamazsınız dedi. Bölge Komutanımıza bildirdik, bırakınız, gece mevzileri yaparsınız dedi. Bütün torbalarımızı parçalayıp siktirip gittiler, bizi tankların altında ezilmeye terk ettiler. Ayni durum Sakarya’mızın diğer taraflarında, Alasya Okulumuzda da yaşandı.

Ertesi sabah 20 TEMMUZ 1974 Cumartesi günü Anavatan Türkiye’miz imdada yetişti. Düşman, Sakarya’mıza orantısız güç kullandı, toplar havanlar dum dumlar, her çeşit silahı kullandılar, filimlerde nasıl idiyse ayni, her taraf toz duman, allem kallem. Sabah düşman atışlarında ayni mevzide olan komşum Kemal Hasan anlından vurulup Şehit oldu, düzgün mevzi yapamadığımızdan, torbalarımızı parçaladılar. Aralıksız atışlar hiç durmadı, ama düşman bir karış ilerleyemedi. Şehitler verdik, yaralılar verdik. Ayni gün akşam üzeri silah atışları biraz azaldı. Meğer Rumlar BG’nü bölgeye gönderdi, teslim olalım, silahları BG’ne teslim edelim, zira Rumlar büyük taarruza geçeceklermiş dedi BG Komutanı. Teslim olmadık silah vermedik. BG komutanı bunun üzerine ‘ hepinizi öldürecekler ‘ deyip siktirip gittikten hemen sonra bölgemize saldırılar aynen başladı.

Ayni gece saat 02.00 sularında Sakarya halkı olarak istemeden üzülerek ağlayarak bin bir tehlikeden geçerek Mağusa kale içine çekilmek zorunda kaldık, kurşunlarımız bitti. Ertesi gün öğleden sonra Rum çapulcular Sakarya’ya girdiler, Türk Bayrağını indirip Yunan bayrağını çektiler. Ey AB – BM, işte sözde Barış Gücünün hem ağalarının marifetleri böyle. Adalet bunun neresinde, Rumların haklılığı bunun neresinde???

Ey AB’nin üyeleri, 23-24 Nisan’da toplantı için gideceğiniz Güney Kıbrıs’taki yönetim asla Kıbrıs Cumhuriyeti değildir, olsa olsa Kıbrıs Helen Cumhuriyetidir. Cunta darbesinde ilan edilen. Kıbrıs Cumhuriyeti kimliğini ve hayatını kurtaran Türkiye’dir. Şu anda bu Cumhuriyet darbecilerin işgali altındadır ve onlara bu imkanı sağlayan da BMGK ve AB’dir ve Hukuka da aykırı bir yapıdır. Kıbrıs’ta yaşanan gerçekleri tarafsız olarak değerlendirirseniz o zaman anlayabilirsiniz. Onların İsrail’den farkları olmadığını, Türkiye’nin garantörlüğü olmasaydı Türklerin akıbeti Gazze’den beter olacaktı. Rumların, kimler olduklarını ve hangi hayal peşinde koştuklarını, yıllardan beri Kıbrıs adasını olmayacak bir hayal uğruna kana buladıklarını bilesiniz.

EY AB ÜYE DEVLET YETKİLLERİ. Arkanızı döndüğünüz Kuzey Kıbrıs’taki halk, 1960 Kıbrıs Cumhuriyetinin eşit ortağı olan ve silah zoruyla 1963’te Cumhuriyetten kovulan masum Kıbrıs Türk Halkıdır, kurduğu Cumhuriyet de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetidir, onları yok saymaktan vaz geçiniz. Rum-Yunan’ın yıllardır işledikleri büyük suçlara, BMGK beşlisinin Adaletsiz oldubitti taraflı yargısız infaz kararlarına ve tutumuna ortak olmayınız. BMGK 186 hukuk dışı kararı üzerine çözüm inşa edilemeyeceğini, gereksiz ve maksatlı uzatmalardan, sorunun 746 aya vardırılmasından, çözümsüzlüğün başlıca nedeni olmasından, taraflı ve tamamen yanlış haksızca olmasından kolayca anlayabilirsiniz. Referandum öncesi AB’nin yaptığı vaatlerden Referandumun hemen sonrasında neden çark ettiğini ve masum Türk Halkının güvenini ne kadar sarstığınızı gayet iyi biliyorsunuz.

Yok saydığınız Kıbrıs Türk Halkına BMGK 62 SENE 2 AYDAN BERİ büyük bir haksızlık ve Adaletsizce davranmakta, yargısız infaz gibi taraflı bir kararla ambargolar izolasyonlar altında inletilmektedir. Özgürlük ve insan haklarından mahrum bir halde bir kenara itilmiş olup herhangi bir ülkenin destek ve yardım etmesini dahi engellemektedir. Öte yandan sorunun elebaşları açıkça ortadayken sürekli desteklenir arkası sıvazlanırken bu çağda böylesine Adaletsiz tutumları görmezden gelmeye mecbur bırakılan ülkelerin boyun eğmesi, gelecekte dünyamızı daha büyük tehlikelerin beklediğini tahmin etmek kahin olmayı gerektirmez.

O yüzden, Güney Kıbrıs’ı ziyaret etmenin yanı sıra bari vicdanınıza kulak verip Kuzey Kıbrıs’ta izole yaşamaya haksızca mahkum edilenlerin sesine de kulak vermeniz başta insanlık ve Demokrasi görevi olmakla birlikte geleceği de aydınlatmaya bir mum da siz yakmış olursunuz. Güney Kıbrıs yönetimini iyi belleyin, Kıbrıs’ta yaptıklarını ve yaşananları tarafsızca değerlendirin. Orası Kıbrıs Cumhuriyeti değil, Kıbrıs Helen Cumhuriyetidir, Kıbrıs Cumhuriyetinin yıkılışına omuz vermeyiniz. Sayın bayan Leyen, sayın Metsola, bay Costa, bay Guterres sizden beklediğimiz VİCDAN VE ADALETTİR. KIBRIS’TA HAKLI OLAN TARAF HANGİSİDİR?????

N O T : Ey siyasi Parti, Sendika, Sivil Toplum Örgütleri ve Halkımıza çağrımdır. Ülkemizde iç meselelerimizde haklı veya haksız o ayrı mesele, sürekli yaptığımız eylem grevler ve protestoları, esas ana meselemiz olan Kıbrıs Davamızda yıllardan beri Halkımıza karşı Uluslararası kuruluşların ve de AİHM’nin yargısız infaz ve tek taraflı kararlarıyla 62 sene 4 aydan beri haksız cezalarla, ambargo ve izolasyonlarla bir kenara itilmemizi, suçluların haklı, masumların haksız tutulmasını, BMGK çıban başı 186 sayılı Hukuk dışı oldubitti siyasi ve taraflı kararının 3 aydan uzatmalarla 746 aya vardırılmasını, bu kararın çözümsüzlüğü körüklemesini, tamamen masum Kıbrıs Türk Halkının Kıbrıs Cumhuriyetindeki eşit ortaklık haklarının hiç yoktan durup dururken alınıp açıkça Kıbrıs sorununu yaratan darbeci saldırgan Rum ortağa verilmesini şiddetle PROTESTO etmek için önümüze büyük bir fırsat doğmuştur. Güney Kıbrıs’ta yapılacak AB toplantılarına bütün üye ülkelerin Başkanları ve yetkililerinin katılmasından yararlanmalıyız. Katılımcılara gerçekleri haykırmak için Kıbrıs Türkleri olarak hep birlikte sınırda Demokratik şekilde protesto ve eylem yapmamız için ACİLEN çağrıda bulunuyorum. Hadeyin bakalım, gösterelim kendimizi, birimiz hepimiz hepimiz birimiz içindir.