Kıbrıs sorunu, yarım asrı aşkın bir süredir uluslararası politikanın en çetrefilli kördüğümlerinden biri olarak masada duruyor. Bu sorunun birçok boyutu olmakla birlikte özüne egemenlik kavramının yattığı rahatlıkla söylenebilir. Bu bağlamda egemenlik tartışması, Kıbrıs’ta yetkinin kimde olacağı, nasıl kullanılacağı ve hangi meşruiyete dayanacağı soruları etrafında şekillenmektedir.
Siyaset biliminde devletin en üstün buyurma gücü olarak tanımlanan egemenlik, Kıbrıs’ın tarihsel gelişimi içerisinde farklı biçimlere bürünerek karşımıza çıkıyor. 1950’li yıllarda adada karşı karşıya gelen Enosis ve Taksim projeleri, aslında Kıbrıs’a özgü bir egemenlik yaratmayı değil, egemenliği dış merkezlere devretmeyi hedefliyordu.
Enosis, çoğunlukçu bir anlayışla egemenliğin Yunanistan’a devrini savunurken; Taksim, Kıbrıs Türk toplumu açısından bir beka refleksi olarak, egemenliğin coğrafi olarak bölünmesini ve Türkiye’ye devredilmesini öngörüyordu.
Sonuçta, her iki yaklaşım da, Kıbrıs’ın kendi başına bağımsız bir egemenlik alanı olabileceği fikrini dışlıyordu.
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, bu iki zıt egemenlik talebinin "ortaklık" potasında eritildiği, kendine özgü bir model olarak doğdu. Bu modelde egemenlik mutlak değil, kısıtlı ve paylaşılmıştı. Ancak bu model, güçlü bir toplumsal mutabakata değil, uluslararası anlaşmaların dayattığı bir dengeye dayanıyordu.
Dolayısıyla egemenlik, hukuken ortak olsa da, psikolojik ve siyasal olarak içselleştirilemedi. Bu içselleştirme sorunu, sadece hukuki bir eksiklikten değil, iki toplumun birbirine duyduğu derin güvensizlikten ve egemenliği bir "paylaşım alanı" değil, "karşı tarafı tahakküm altına alma aracı" olarak görmesinden de kaynaklanıyordu.
1963’te patlak veren olaylar, bu ortaklık modelinin fiilen sona erdiği kırılma noktası oldu. Bu süreçte egemenliğin kullanımı tek taraflı hale geldi. Kıbrıslı Türkler açısından ortaya paradoksal bir durum çıktı: Hukuken var olan bir devlet içinde, siyasal olarak dışlanmış bir toplumsal konum. 1963 ile 1974 arasındaki karanlık on yılda Kıbrıs Türkleri, coğrafi bütünlükleri olmasa da kendi gettolarında "fonksiyonel egemenlik" kurarak ayakta kaldılar.
1974 sonrası bu yapı, belirli bir coğrafyada bütünlük kazanarak daha istikrarlı bir yönetsel biçim kazandı. 1983 yılında KKTC’nin ilanı, bu fonksiyonel gücü "devlet egemenliği" statüsüne çıkarma iradesiydi. Ancak uluslararası toplumun bu ilanı "ayrılıkçı" bir hareket olarak yaftalaması, Kıbrıslı Türklerin egemenliğini de jure (hukuki) bir tanınmışlıktan mahrum bıraktı.
Bugün KKTC’nin hukuksal tanınmadan yoksun olması ve uluslararası izolasyonlar altında bulunması sadece siyasal değil, ciddi bir ekonomik egemenlik sorununu da beraberinde getirmektedir. Kendi ayakları üzerinde duran bir ekonomik yapının eksikliği ve dış yardımlara olan bağımlılık, siyasal egemenlik iddiasının altını oyan en temel unsurlardan biri haline gelmiştir.
Öte yandan Kıbrıs sorununun çözümü bağlamında sunulan Annan Planı ve önceki çözüm önerilerini ele aldığımızda, egemenlik düğümünün farklı formüllerle çözülmeye çalışıldığını görüyoruz.
Bu kapsamda 1977-79 Doruk Anlaşmaları ile "iki kesimli federasyon" hedefi, egemenliğin coğrafi paylaşımını gündeme getirmiş, 1992 Fikirler Dizisi ise "tek egemenliğin iki toplumdan eşit kaynaklandığı" formülünü önermiştir.
Referanduma sunulan ve Kıbrıslı Türklerin büyük bir çoğunluğu tarafından onaylanan Annan Planı ise egemenliği "özgün bir ortaklık" olarak tasarlamış; uluslararası alanda tek bir kimlik sunurken, iç işleyişte "artık yetkileri" kurucu devletlere bırakarak Kıbrıslı Türklerin fonksiyonel egemenliğini yasal bir statüye kavuşturmayı denemiştir.
Ancak bu modeller, egemenliği bir "güvenlik kalkanı" olarak gören Kıbrıs Türk tarafı ile "üniter bütünlük" olarak gören Rum tarafının mutlak egemenlik algıları arasındaki uçurumu kapatmaya yetmemiştir.
Bugün gelinen noktada Kıbrıslı Türklerin egemenlik sorunsalı, “var mı yok mu?” sorusundan ziyade “nasıl tanımlanmalı ve nasıl paylaşılmalı?” sorusu etrafında şekilleniyor. Bir yanda iki ayrı egemen devlet temelinde çözüm arayışları; diğer yanda federasyon çatısı altında tek egemenlik fakat siyasi eşitlik temelinde ortaklık önerileri bulunmaktadır.
Bu noktada, özellikle genç kuşakların dünyayla bütünleşme arzusu ile geleneksel "statükocu egemenlik" anlayışı arasındaki makas giderek açılmaktadır. Yeni nesil için egemenlik, sadece korunması gereken bir kale değil, aynı zamanda dış dünyaya açılan bir kapı anlamı taşımaktadır.
Kıbrıslı Türklerin tarihsel deneyimi, egemenlik konusunun sadece hukuksal bir statü değil, aynı zamanda bir güvenlik ve varlık meselesi olduğunu göstermiştir. O nedenle bugün savunulan her çözüm modeli, yalnızca egemenliğin teorik çerçevesini değil, aynı zamanda bu egemenliğin nasıl korunacağını ve nasıl paylaşılacağını da ikna edici biçimde açıklamak zorundadır.
Sonuç olarak Kıbrıslı Türklerin egemenlik sorunsalı, bir “tanınma” meselesinden ibaret değildir. Bu sorun, tarihsel travmalar, sosyo-ekonomik kısıtlar, güncel diplomatik tıkanıklıklar ve uluslararası siyasetin sınırları içinde şekillenen çok katmanlı bir varoluş meselesidir.
Çözüm ise, egemenliği ya tamamen bölmek ya da tamamen merkezileştirmekten değil; egemenliği eşitlik, güvenlik ve karşılıklı rıza temelinde yeniden kurgulayabilmekten geçmektedir.