Kuzey Kıbrıs’ta hemen hemen herkesin diline pelesenk olmuş bir soru var: “Bu ülkede denetim yok mu?” Yolsuzluk, usulsüzlük ve keyfî uygulama iddialarının gündeme geldiği her dönemde bu soru daha yüksek sesle sorulur. Ne yazık ki sorunun bu kadar yaygın soruluyor olması, başlı başına bir soruna işaret etmektedir.
Kamu kaynaklarını kullanan kamu otoritelerinin yolsuzluk ve usulsüzlüğe bulaşıp bulaşmaması, salt ahlaki bir mesele olmanın ötesinde, doğrudan bir sistem sorunudur. Yozlaşmanın giderek derinleştiği KKTC’de, yolsuzlukla etkin mücadele açısından kamusal denetim sistemine hayati bir sorumluluk düşmektedir.
Ne var ki KKTC’deki denetim sistemi, yolsuzluk ve usulsüzlükleri tespit edebilmesine rağmen, bunları önleme ve caydırıcılık yaratma konusunda büyük ölçüde yetersizdir. Bunun temel nedeni, iç denetimin bağımsız olmamasından dolayı etkisiz kalması; dış denetimin ise yaptırım gücünden yoksun olmasıdır. Dahası, iç denetim ile dış denetim mekanizmaları arasında işleyen bir kurumsal bağ da bulunmamaktadır.
İç denetimden kastımız, kamu kurumlarının kendi bünyelerinde yürüttükleri mali ve idari denetim süreçleridir. Etkin bir iç denetim sistemi, hata, usulsüzlük ya da kamu zararının ortaya çıkmadan önce tespit edilmesini ve önlenmesini sağlar.
Ancak KKTC’de iç denetim mekanizması ciddi bir bağımsızlık sorunu yaşamaktadır. İç denetçiler çoğu zaman belirli bir amire bağlı olarak görev yapmakta; hazırlanan raporlar ise kurum dışına çıkmadan dosyalarda kalmaktadır.
İç denetim raporlarının savcılığa ya da dış denetim organlarına otomatik olarak iletilmemesi, bu mekanizmayı önleyici bir araç olmaktan uzaklaştırmaktadır. Nitekim 2019 yılında kabul edilen 41/2019 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Yasası, kamu kaynaklarının iç kontrol, ön kontrol ve iç denetim yoluyla denetlenmesini öngörmektedir. Ancak söz konusu yasa yürürlükte olmasına rağmen, iç denetim kurulları fiilen etkin bir biçimde işletilmemekte ve büyük ölçüde pasif bir konumda kalmaktadır.
Dış denetim organları açısından da tablo çok farklı değildir. Mali denetim yapan Sayıştay ile idari denetim yürüten Ombudsman, her yıl ciddi usulsüzlük ve yolsuzluk tespitlerinde bulunmalarına rağmen, yaptırım yetkilerinin sınırlı olması nedeniyle, bu tespitler çoğu zaman somut sonuç doğurmamaktadır.
Kurumsal kapasitesi ve teknik yeterliliği yüksek olan Sayıştay, önemli usulsüzlükleri belgeleyerek Cumhuriyet Meclisi’ne raporlamaktadır. Ancak bu raporlar bağlayıcı nitelik taşımadığından ve herhangi bir yaptırım mekanizmasını otomatik olarak harekete geçirmediğinden, Meclis gündeminde etkisizleşmekte ve çoğu zaman sonuçsuz kalmaktadır.
Benzer şekilde Ombudsman’ın idari denetimleri sonucunda hukuka aykırılıklar tespit edilse dahi, kararların yalnızca tavsiye niteliğinde olması nedeniyle ilgili kurumlar açısından bağlayıcı bir sonuç doğmamaktadır. Bu durum, usulsüzlük veya kural ihlali yapan kamu görevlilerinin cezai ya da idari bir yaptırımla karşılaşmamasına yol açmaktadır.
Sorunu derinleştiren bir diğer unsur ise iç ve dış denetim mekanizmaları arasındaki kurumsal kopukluktur. KKTC’de iç denetim sistemi, elde ettiği bilgi ve bulguları dış denetim organlarıyla sistematik biçimde paylaşmamakta; dış denetim organları da iç denetim mekanizmalarının etkinliğini denetleyebilecek bir yetki ve işleyişe sahip olmamaktadır.
Bu tablo karşısında, ülkede usulsüzlük ve yolsuzluklarla etkin biçimde mücadele edilebilmesi için öncelikle kamu denetim sisteminin güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu çerçevede iç ve dış denetime ilişkin bazı temel reformlara ihtiyaç vardır:
-İç denetim kurumsal olarak bağımsızlaştırılmalıdır. İç denetçiler, merkezi ve bağımsız bir İç Denetim Kurulu’na bağlı olarak görev yapmalıdır. 41/2019 sayılı Yasada öngörülen iç denetim yapıları fiilen hayata geçirilmelidir.
-İç denetim raporları otomatik işlem doğurmalıdır. Kamu zararı veya suç şüphesi tespit edildiğinde, ilgili raporlar doğrudan ve gecikmeksizin Sayıştay’a ve savcılığa iletilmelidir. Böylece iç denetim, şekli bir kontrol mekanizması olmaktan çıkarak erken uyarı sistemi işlevi görebilecektir.
-Sayıştay raporları yaptırım gücü kazanmalıdır. Suç unsuru tespit edilen dosyalar, Meclis’te görüşülüp kapanan belgeler olmaktan çıkarılmalı; doğrudan hukuki süreci başlatan belgeler haline getirilmelidir. Sayıştay’ın tespit ettiği kamu zararlarının tahsili zorunlu olmalıdır.
-Ombudsman kararları bağlayıcı hale getirilmelidir. Belirli bir süre içinde uygulanmayan Ombudsman kararları için, ilgili kamu görevlileri hakkında disiplin ve idari yaptırım süreci otomatik olarak başlatılmalıdır. Ayrıca Ombudsman, denetlediği kurumlar üzerinde izleme ve takip yetkisine sahip olmalıdır.
-İç ve dış denetim arasındaki kopukluk giderilmelidir. İç denetim, Sayıştay ve savcılık arasında zorunlu ve otomatik işleyen bir denetim zinciri kurulmalı; dış denetim organları, iç denetim sistemlerinin etkinliğini de denetleyebilmelidir.
Sonuç olarak KKTC’de denetim sisteminin temel sorunu, denetim yapamamak değil; yapılan denetimlerin sonuç üretmemesidir. İç denetimin bağımsız olmadığı, dış denetimin yaptırımsız kaldığı ve bu iki mekanizma arasında kurumsal bir bağ kurulmadığı sürece, yolsuzluk ve usulsüzlükler istisna değil, kronikleşen bir yönetim pratiği olmaya devam edecektir.
Bu nedenle denetim reformu, yalnızca teknik bir düzenleme değil, aynı zamanda açık bir siyasal tercih meselesidir. Bu tercihi ortaya koyacak siyasal irade mevcut değilse, yurttaşlara ve sivil topluma daha da büyük bir sorumluluk düşmektedir. Aksi halde, yolsuzluk ve usulsüzlüklere bulaşmış siyasal aktörlerden bu sorunlarla samimi biçimde mücadele etmelerini beklemek, ironik olmaz mı?