KTHY’yi Batıran Zihniyetle Yeni Uçak Kalkmaz!

Bilindiği gibi; UBP parti meclisi aldığı kararla kamu -özel ortaklığıyla yeni bir hava yolu kurulacağını açıklayarak sözüm ona seçime giderken giderayak büyük müjde verdi.

Bir zamanlar bu ülkenin gökyüzünde Kıbrıs Türk Hava Yolları’nın kanatları vardı; sonra o kanatları kıranlar, enkazın başında hiçbir şey olmamış gibi dağılıp gittiler.

Şimdi aynı siyaset aklı, aynı yönetim kültürü ve aynı hesap vermeme alışkanlığıyla yeniden gökyüzüne uçak kaldırmaktan söz ediliyor.

İyi de pist aynı pist, kule aynı kule, pilotaj anlayışı aynı anlayışsa uçağın kuyruğuna yeni bir logo yapıştırmak onu nasıl uçuracak?

KTHY’yi batıran zihniyet değişmeden yeni bir havayolu kurmak, enkazın üzerine pist çizip kalkış beklemektir.

Çünkü mesele uçak satın almak değildir; mesele, o uçağın kokpitine kimi ve hangi anlayışı oturtacağınızdır.

Geçmişin hesabını vermeyenlerin geleceğin hesabını yapması, pusulasını denize atan kaptanın yeni gemi istemesine benzer.

Şimdi önümüze yine sihirli bir sözcük bırakılıyor: Kamu-özel ortaklığı!

Kulağa modern geliyor, vitrinde parlak duruyor; fakat vitrinin ışıklarını söndürüp kasanın içine baktığınızda asıl soruyu sormak gerekiyor: Sermayeyi kim koyacak, riski kim taşıyacak, yönetimi kim yapacak, kârı kim alacak, zarar çıkarsa faturayı kim ödeyecek?

Eğer devlet sermayeyi koyacak, halk riski taşıyacak, özel sektör yönetimi üstlenecek ve kârın önemli bölümünü cebine koyacaksa bunun adına “ortaklık” demek için önce ortaklığın hangi tarafında halkın oturduğunu açıklamak gerekir.

Çünkü kamu-özel ortaklığı, kamunun sırtına zararları yükleyip kârları özelleştirmenin şık ambalajı hâline gelirse bunun ekonomik modelden çok kamusal servetin transfer mekanizmasına dönüşme riski vardır.

“Toplumsal fayda” da her projenin üzerine yapıştırılan rengârenk bir etiket değildir.

Toplumsal fayda; şeffaflık ister, rekabet ister, hesap verebilirlik ister, bağımsız denetim ister ve hepsinden önemlisi siyasi müdahaleden uzak bir yönetim kültürü ister.

Bunlar yoksa toplumsal fayda denilen şey, seçim meydanlarında uçurulan balondan başka bir şey değildir; sandık kapanınca havası iner.

Üstelik önümüzde Ercan gibi tartışılması gereken ciddi bir tecrübe dururken, yeni kamu-özel ortaklıklarını yalnızca pembe tablolar üzerinden anlatmak hafızasızlık olur.

Asıl sorulması gereken şudur: Kamu, kendi malının ve toplum adına verdiği imtiyazların gerçek anlamda patronu mudur; yoksa sözleşmenin kapısında bekleyen sessiz bir seyirciye mi dönüşmüştür?

Denetleyemediğiniz ortaklığın ortağı değilsiniz.

Kurallarını uygulayamadığınız piyasanın hakemi değilsiniz.

Hesabını soramadığınız yatırımın sahibi ise hiç değilsiniz.

Bağımsız düzenleyici kurumların zayıf, siyasi müdahalenin güçlü, hesap verme kültürünün cılız olduğu bir düzende kamu-özel ortaklığı bazen iki eşit ortağın evliliğine değil, bir tarafın çeyizi getirip diğer tarafın anahtarı cebine koyduğu tuhaf bir nikâha dönüşebilir.

Sonra zarar doğduğunda dönüp yine halka bakılır.

Çünkü bizim siyasal tarihimizde bazı yöneticiler başarıyı sahiplenmekte kartal, başarısızlığın sorumluluğunu üstlenmekte devekuşu olmayı pek iyi öğrenmiştir.

KTHY bunun acı sembollerinden biridir.

Bir kurum yıllarca yanlış kararlarla, siyasi müdahalelerle veya sürdürülemez yönetim anlayışlarıyla zayıflatılır; fakat cenaze kalkınca tabutu taşıyan bulunur da ölüm raporunun altına imza atacak sorumlu bulunamaz.

İşte esas mesele budur.

Biz kurumları mı kaybediyoruz, yoksa kurumları yaşatabilecek yönetim kültürünü mü çoktan kaybettik?

Bugün yalnızca yeni bir havayolu değil, Doğu Akdeniz Üniversitesi gibi kamu niteliği güçlü kurumların geleceği tartışılırken de aynı aynaya bakmak gerekir.

Çünkü isimler değişiyor, tabelalar değişiyor, yöneticiler değişiyor; fakat liyakat yerine sadakat, planlama yerine günü kurtarma, kurumsallık yerine siyasi nüfuz tercih edildiğinde hikâyenin sonu şaşırtıcı biçimde birbirine benziyor.

Kurumların kaderi tabelalarında değil, onları yöneten zihniyetin kalitesinde yazılıdır.

Bir üniversiteyi de bir havayolunu da yalnızca para kurtaramaz.

Para, kötü yönetimin elinde yangını söndüren su değil, bazen ateşe dökülen benzin olur.

Bu nedenle yeni bir havayolu şirketinden önce yeni bir yönetim anlayışına ihtiyacımız vardır.

Liyakat olmadan uçak alınabilir ama havacılık kültürü kurulamaz; şeffaflık olmadan şirket kurulabilir ama güven kurulamaz; bağımsız denetim olmadan bilanço hazırlanabilir ama hesap verilebilirlik yaratılamaz.

Ve en önemlisi, geçmişin hesabı çıkarılmadan geleceğin fizibilitesi yapılamaz.

KTHY neden battı?

Hangi kararlar yanlıştı?

Kimler bu kararları aldı?

Siyasi müdahalelerin maliyeti neydi?

Yeni modelde aynı hastalıkların tekrarlanmasını engelleyecek hangi kurumsal sigortalar kurulacak?

Bu soruların yanıtı verilmeden “yeni havayolu kuruyoruz” demek, kara kutuyu açmadan yeni uçağa yolcu çağırmaktır.

Toplumun artık yeni logolara değil, yeni ilkelere ihtiyacı vardır.

Yeni tabelalara değil, eski alışkanlıkların tasfiyesine ihtiyacı vardır.

Çünkü devlet yönetiminde hafıza silindiğinde tarih kendisini tekrar etmekle kalmaz; aynı faturayı yeniden keser.

Ve o faturayı hiçbir zaman yanlış kararları verenler ödemez.

Kasaya elini uzatan yine halktır.

KTHY’nin enkazı bize hâlâ tek bir cümle fısıldıyor:

Uçağı düşüren zihniyeti kokpitten indirmeden yeni uçağa yakıt doldurmanın hiçbir anlamı yoktur.

Önce liyakat...

Önce şeffaflık...

Önce bağımsız denetim ve hesap verebilirlik...

Sonra uçaktan, şirketten ve ortaklıktan konuşalım.

Aksi hâlde seçim yaklaşırken gökyüzüne çizilen pembe bulutlar kısa sürede dağılır; geriye yine pistin kenarında duran bir enkaz ve halka gönderilmiş kabarık bir hesap kalır.

Çünkü geçmişin hatalarından ders almayan her yeni girişim, aslında geleceğe doğru havalanmaz.

Sadece aynı çakılmanın pistinde biraz daha hızlanır.