26 Ağustos liderler görüşmesi, tarihi bir dönüm noktası olmasa da sürecin yeniden hareketlenmesi ve 5+1 toplantısının önünün açılması bakımından kritik bir adımdır.
Yaklaşık üç saat süren görüşmenin ardından Erhürman ile Hristodulidis'in haftada en az bir kez, gerektiğinde daha sık görüşme konusunda anlaşması, ilk bakışta diplomatik bir takvim kararı gibi görülebilir.
Oysa müzakere yaklaşımı açısından bunun daha önemli bir anlamı var: Taraflar tek seferlik temaslardan tekrarlanan bir müzakere sürecine geçiyor.
Tekrarlanan müzakerelerde taraflar sadece bugünkü kazançlarını değil, bugünkü davranışlarının yarın yaratacağı sonuçları da hesaba katmak zorundadır. Düzenli temas karşılıklı davranışların gözlemlenmesine, güvenin sınanmasına ve karşılıklılık mekanizmasının kurulmasına imkân verir.
Bu nedenle haftalık görüşmeler çözümün kendisi değil; fakat çözüm üretebilecek bir sürecin altyapısını oluşturabilir.
Nitekim BM de görüşmeyi “yapıcı” olarak nitelendirirken, liderlerin temaslarını yoğunlaştırma kararını öne çıkardı. Hristodulidis ise görüşmenin ardından toplantıyı “iyi” ve “olumlu” olarak değerlendirdi ve BM Genel Sekreteri Guterres'in ortaya koyduğu çerçeve temelinde “iyi yolda” olunduğunu söyledi.
Görüşmede güven yaratıcı önlemlerin yanı sıra metodoloji, geçmiş müzakerelerde ortaya çıkan yakınlaşmalar ve esasa ilişkin meselelerin de ele alındığını anlıyoruz. Dolayısıyla taraflar artık sadece gündelik işbirliği alanlarını değil, müzakerenin geleceğini de tartışmaya başladılar.
Ancak iki liderin görüşme sonrasında yaptığı değerlendirmeler birlikte okunduğunda aynı masada oturmalarına rağmen henüz aynı yol haritasına sahip olmadıkları görülüyor.
Temel farklılık ilk etapta metodolojide ortaya çıkıyor.
Hristodulidis'in yaklaşımı, geçmiş müzakerelerde elde edilmiş yakınlaşmaların korunması ve sürecin bunların üzerinden yeniden ilerletilmesi yönünde. O bakımdan Rum tarafı açısından amaç, hazırlık sürecinin yeni bir genişletilmiş toplantıya ve oradan da özlü müzakerelerin kaldığı yerden yeniden başlamasına ulaşmasıdır.
Erhürman ise farklı bir sıralama öneriyor. Ona göre siyasi eşitliğin içeriği Kıbrıs sorununun özünü oluşturuyor ve başka konularla bir “al-ver” ilişkisine sokulamaz. Bu konuda netlik sağlanmadan yakınlaşmaların, metodolojinin geri kalanının ve esasa ilişkin başlıkların ilerletilmesi mümkün değildir.
Dolayısıyla taraflar arasındaki temel anlaşmazlık artık sadece “hangi çözüm?” sorusunda değil, “hangi sırayla ve hangi kurallarla müzakere edeceğiz?” sorusunda düğümleniyor.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü müzakere yaklaşımları açısından gündemin sıralanması teknik bir ayrıntı değil, pazarlık gücünün unsurlarından biridir. Hangi konunun önce ele alınacağı, hangi kazanımın daha sonra başka bir başlık karşılığında kullanılabileceğini de belirler.
Erhürman'ın siyasi eşitliğin başka konularla “al-ver”e tabi tutulamayacağını söylemesi bu nedenle bir kırmızı çizgiden öte, bir müzakere yöntemi önerisidir. Buna göre önce temel ilkenin içeriği açıklığa kavuşmalı, ardından diğer başlıklara geçilmelidir.
Buna karşılık güven yaratıcı önlemlerde daha geniş bir ortak alan bulunuyor. Erhürman; mayınların temizlenmesi, yeni geçiş noktaları, karma evliliklerden doğan çocukların vatandaşlık hakları, spor, düzensiz göç ve afetlerle mücadelede ortak mekanizmalar kurulması konusunda ilerlemeye hazır olduğunu açıkladı.
Hristodulidis de güven yaratıcı önlemlerin ilerletilmesini sürecin önemli unsurlarından biri olarak görüyor; ama 5+1 toplantısına gidilmesi için bir ön şart da değildir.
Burada tarafların önünde önemli bir fırsat var. Örneğin bütünleştirici pazarlık yaklaşımı ile taraflar, tek bir anlaşmazlığa kilitlenmek yerine üzerinde uzlaşabilecekleri farklı alanları çoğaltabilirler. Küçük fakat görünür kazanımlar, daha zor başlıklara geçebilmek için gerekli güveni yaratabilir.
Ne var ki Erhürman'ın son günlerde yaşanan bazı gelişmelerin güveni artırmak yerine zedelediği ve bunların birer “samimiyet testi” oluşturduğu yönündeki sözleri, güven açığının devam ettiğini gösteriyor.
Belki de 26 Ağustos'un en önemli sonucu, tarafların sorunları çözmüş olması değil, farklılıklarını doğrudan birbirleriyle konuşabilecekleri düzenli bir siyasi kanalın açılmış olmasıdır.
Kıbrıs müzakerelerinin uzun geçmişi düşünüldüğünde bunun tek başına yeterli olmadığı açıktır. Fakat güvenin giderek aşındığı bir ortamda küçümsenecek bir gelişme de değildir.
Şimdi belirleyici olan görüşmelerin sıklığı değil, masadaki sözlerle masa dışındaki davranışların birbirini destekleyip desteklemeyeceğidir. Çünkü güven yaratıcı önlemlerin gerçek anlamı da burada ortaya çıkacak.
26 Ağustos'ta taraflar birbirlerine yeni sözler vermekten çok, birbirlerini yeniden sınamaya başladılar. Önümüzdeki haftalar, bu sınamanın yeni bir müzakere sürecine mi yoksa Kıbrıs sorunundaki uzun başarısızlıklar zincirinin yeni bir halkasına mı dönüşeceğini gösterecek.
.