Dünyada güvenlik kaygılarının giderek artması, genellikle özgürlük alanlarının daralmasıyla sonuçlanmaktadır. Bununla birlikte, özellikle insan hakları rejiminin kurumsallaştığı Avrupa ülkelerinde güvenlik ile özgürlükler arasındaki denge, her şeye rağmen korunmaya çalışılmaktadır.
Ülkemizde de gerek Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’daki gerginlikler gerekse içeride artan adli olaylar nedeniyle güvenlik endişeleri yükselmektedir. Tam da bu atmosferde, KKTC Cumhuriyet Meclisi’nin ilgili komitesine gelen Bilişim Suçları Yasa Tasarısı ile Ceza Yasa Tasarısı’nda, yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini daraltabilecek birtakım değişiklikler öngörülmektedir.
Söz konusu tasarılarda yer alan düzenlemelerin bir kısmı çağın gerekleriyle uyumlu görünmekle birlikte, bir kısmı özellikle ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü bakımından ciddi kısıtlayıcı nitelikler taşımaktadır.
Bilişim Suçları Yasa Tasarısı’nda içerik sağlayıcı tanımının önemli ölçüde genişletildiği dikkat çekmektedir. Bu kapsamda sosyal medya, dijital platformlar, anonim içerikler ve üçüncü taraf platformlar içerik sağlayıcı olarak kabul ediliyor.
Dijital kamusal alanın hukuksal olarak tanınması bakımından bu yaklaşım gerekli olsa da, tanımın aşırı geniş tutulması, sıradan kullanıcıların dahi fiilen “içerik sağlayıcı” gibi değerlendirilmesine yol açabilecektir. Bu durum, özellikle siyasal eleştiri ve değerlendirmelerde oto-sansür riskini artırabilecek bir potansiyel taşımaktadır.
Tasarıda içerik sağlayıcılara, yayımlanan yorumları “takip ve kontrol etme” yükümlülüğü de getirilmektedir. Bu düzenleme, medya kuruluşları ve dijital platformların yaptırım korkusuyla yorum alanlarını tamamen kapatmasına yol açabilir. Böyle bir sonuç ise kamusal tartışma alanının daralması anlamına gelir.
Öte yandan, mahkeme kararı olmaksızın doğrudan erişim engeli uygulanması yerine içerik sağlayıcıya başvuru yolunun tercih edilmesi, ifade özgürlüğü bakımından olumlu bir adımdır. Ancak içerik sağlayıcının 24 saat içinde karar vermek zorunda bırakılması, sağlıklı bir hukuksal değerlendirme için yetersiz ve baskılayıcı bir süre olabilir. Bu nedenle içerik sağlayıcılar, risk almamak adına şüpheli içerikleri doğrudan kaldırmayı tercih edebilir.
Özgürlükler açısından bir diğer riskli düzenleme ise, adli soruşturmalar veya cihaz tespiti gibi hâllerde, mahkeme kararı olmaksızın trafik verilerine erişim imkânı tanınmasıdır. Trafik verileri; iletişimin nasıl, ne zaman ve kimler arasında gerçekleştiğine dair bilgileri içermekte ve kişilerin özel hayatının ayrıntılı bir haritasının çıkarılmasına olanak tanımaktadır. O bakımdan bu düzenlemeyle, KKTC’de özel hayatın gizliliği ihlal edilebilecektir.
Oysa Avrupa ülkelerinde bu tür verilere erişim kural olarak mahkeme kararına bağlıdır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi(AİHM) içtihatlarına göre trafik verileri, haberleşmenin gizliliği ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmektedir.
Ayrıca tasarıda idari para cezaları orantısız bir biçimde ağırlaştırılıyor. Medya kuruluşları için kural ihlali hâlinde yüksek idari para cezaları öngörülmesi, özellikle küçük ve bağımsız medya kuruluşları açısından orantısız sonuçlar doğurabilir ve fiilen ekonomik bir yaptırıma dönüşebilir. AİHM içtihatlarında, ekonomik yaptırımların da ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı etki yaratabileceği açıkça kabul edilmektedir.
Demokratik hukuk devletlerinde bu tür yaptırımların belirlenmesinde; kuruluşun büyüklüğü, ihlalin ağırlığı ve ihlalin tekrarlanıp tekrarlanmadığı gibi unsurların dikkate alındığını görmekteyiz. Bu ölçütlerin tasarıda yeterince gözetilmediği anlaşılmaktadır.
Sonuç olarak, Bilişim Suçları Yasa Tasarısı’nda öngörülen düzenlemeler, KKTC’de dijital kamusal alanın daralmasına ve basının oto-sansür refleksinin güçlenmesine yol açabilecek bir potansiyel barındırmaktadır.
Ceza Yasası Tasarısı değerlendirildiğinde de benzer risklerin bulunduğunu söylemek mümkündür. Tasarıda örgütlü suç, dijital suç ve dezenformasyon alanlarına ilişkin yeni tanımlar getirilmekte; böylece KKTC’deki dijital alan büyük ölçüde ceza hukuku kapsamına alınmaktadır.
Tasarıda yer alan “gerçeğe aykırı bilgi”, “organize dezenformasyon” ve “halk arasında korku ve panik yaratma” gibi kavramlar son derece geniş ve muğlak biçimde tanımlanmıştır. Bu belirsizlik, uygulayıcıların keyfi davranma riskini artırmaktadır. Oysa AİHM içtihatlarına göre bireylerin, hangi ifadelerin suç teşkil ettiğini önceden makul biçimde öngörebilmesi gerekir.
Bu düzenlemeler, öngörülebilirliği zayıflatmakta ve özellikle gazeteciler, akademisyenler ile muhalif düşünce sahipleri üzerinde güçlü bir oto-sansür etkisi yaratma riski taşımaktadır.
Tasarıda ayrıca yabancı devlet yetkililerine hakaret suçunun düzenlenmiş olması da dikkat çekicidir. Bu düzenlemede, sıradan bireyler ile kamuya mal olmuş kişiler arasında uluslararası standartlara uygun bir ayrım yapılmadığı anlaşılmaktadır.
Oysa AİHM standartlarına göre kamu görevlileri ve siyasetçiler, sıradan bireylere kıyasla çok daha geniş bir eleştiri sınırına katlanmak zorundadır. Hakaret veya itibardan düşürme gibi fiiller bakımından para cezası ya da hukuk yolları mevcutken, hapis cezasının öngörülmesi de orantılılık ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Suç örgütü propagandası yapmak veya suç örgütüne yardım etmek fiillerinin suç kapsamına alınması ilkesel olarak anlaşılabilir olmakla birlikte, “propaganda”, “yardım” ve “kolaylaştırma” gibi kavramların şiddet çağrısı içermeyen eleştirel içerikleri de kapsayacak şekilde geniş tanımlanması, ifade özgürlüğünü ciddi biçimde tehdit etmektedir.
Bu çerçevede AİHM içtihatlarına baktığımızda, bu tür suçların şiddet çağrısı, nefret söylemi veya isyana teşvik gibi unsurlarla sınırlandırıldığı görülmektedir.
Şiddet içeren, açık suç teşviki barındıran ve organize suç faaliyetleriyle doğrudan bağlantılı ifadelerin cezalandırılması demokratik toplumlarda meşru kabul edilebilir.
Ancak tasarıda yer alan dezenformasyon ve gerçek dışı haber tanımları, yabancı devlet yetkililerine hakaret suçları, dijital alanda öngörülen geniş hapis cezaları ile belirsiz propaganda ve yardım kavramları; AİHM içtihatlarında yer alan öngörülebilirlik, orantılılık ve demokratik toplumda gereklilik kriterleri bakımından ciddi sorunlar içermektedir. Bu durum, KKTC’de temel hak ve özgürlüklerin aşınmasına yol açabilecek bir risk barındırmaktadır.
Her iki tasarı da kamu güvenliği ve kamu düzeni adına suçla mücadelede etkinliği artırmayı hedeflemektedir. Ancak bu hedef, binbir mücadele sonucunda kazanılmış özgürlüklerden vazgeçilmesini zorunlu kılar mı?
Özgürlükleri uğruna yıllarca direnen Kıbrıslı Türklerin Meclisi’ne yakışan; güvenliği sağlarken aynı zamanda özgürlükleri koruyan, uluslararası insan hakları standartlarıyla uyumlu yasaları mevzuata kazandırmaktır.