Bir ev düşünün; dışarıdan bakıldığında kapısı sağlam, penceresi aydınlık, çatısı yerli yerinde… Oysa duvarların içinde büyüyen sessiz çatlakları ne komşu görür ne de sokaktan geçenler.

O çatlak bazen küçümseyen bir sözle belirir, bazen tehditle derinleşir, bazen de bir tokatla bütün sıvayı yere indirir.

Peki, bir yuva ne zaman sığınak olmaktan çıkıp korkunun adresine dönüşür?

Şiddetin faturasını yalnızca ekonomik krize kesmek kolaydır; çünkü cebimizdeki yangını görürüz, fakat zihnimizde ve ilişkilerimizde biriken benzini çoğu zaman görmezden geliriz.

Ekonomik sıkıntı kibriti çakabilir; ancak yangının büyüklüğünü, evin içinde yıllardır biriktirilen toplumsal cinsiyet eşitsizliği, güç dengesizliği, kontrol etme tutkusu, alkol ve madde bağımlılığı belirler.

Başka bir ifadeyle yoksulluk her zaman şiddeti doğurmaz; fakat zaten çatlamış bir duvara vurduğunda, o çatlağı uçuruma çevirebilir.

Mutfaktaki tencere boşaldıkça öfke neden en yakındaki insana yöneliyor; geçim sıkıntısı, bir başkasının bedeni ve iradesi üzerinde hüküm kurmanın mazereti olabilir mi?

Elbette olamaz; hiçbir ekonomik kriz, şiddetin ruhsatı değildir.

Ne var ki ekonomik bağımlılık, şiddet gören kişinin önündeki kapıya vurulan görünmez bir kilit gibidir; anahtar dışarıda değil, gelirde, güvencede ve erişilebilir destektedir.

Parasızlık bazen ‘git’ demeyi kolaylaştırırken ‘gidecek yer bulmayı’ imkânsızlaştırır; böylece ev, dört duvarlı bir hapishaneye, sessizlik ise hayatta kalma yöntemine dönüşür.

Bu nedenle şiddetle mücadeleyi yalnızca polis tutanağına, mahkeme salonuna ve ceza kararına hapsetmek, yangın söndükten sonra külün rengini tartışmaktır.

Asıl mesele, duman yükselmeden önce kokuyu alabilmek değil midir?

Erken uyarı mekanizmaları, erişilebilir sosyal hizmetler, güvenli sığınma imkânları, etkili hukuki koruma, bağımlılıkla mücadele ve kadınların ekonomik olarak güçlendirilmesi aynı çatının taşıyıcı kolonlarıdır.

Bu kolonlardan biri eksikse bina ayakta görünür; ama ilk sarsıntıda yine aynı odalar çöker.

Toplum olarak da kendimize dürüstçe sormalıyız: Duvarın arkasından gelen sesi ‘aile meselesi’ diyerek kısmak mı istiyoruz, yoksa o duvarın ardındaki insana gerçekten ulaşmak mı?

Çünkü şiddeti özel hayatın perdesiyle örttüğümüzde, failin karanlığını büyütür, mağdurun çıkış kapısını biraz daha daraltırız.

Şiddet, kapı kırıldıktan sonra içeri girerek değil; kapı kırılmadan önce eşitliği, dayanışmayı ve ekonomik özgürlüğü sağlam bir temel gibi döşeyerek önlenir.

Aksi hâlde her yeni olayda aynı evin önünde toplanır, aynı yangına şaşırır ve küller soğuyunca bir sonraki dumanı bekleriz.

Peki, daha kaç evin ışığı sönmeden bu karanlığın yalnızca sonuçlarına değil, köklerine de bakacağız?