ABD-İsrail-İran çatışmasının küresel ekonomi üzerindeki etkileri giderek derinleşirken, özellikle enerji fiyatlarına yansıyan maliyet artışları küçük ve dışa bağımlı ekonomilerde çok daha sert hissedilmektedir.

KKTC de tam olarak bu kırılgan yapıların içinde yer almaktadır. Ancak mesele yalnızca dış gelişmelerin yarattığı baskı değildir; asıl sorun, bu baskıya verilen ekonomik tepkinin yönü ve kendi içindeki tutarlılığıdır.

Hükümetin geçtiğimiz günlerde açıkladığı teşvik paketi ile hayat pahalılığına ilişkin düzenleme birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo, basit bir politika tercihinin ötesinde belirgin bir yön karmaşasına işaret etmektedir.

Bugün yaşanan kriz esasen enerji maliyetlerinden kaynaklanan bir arz şokudur. Üretim maliyetleri artmakta, ithalat faturası kabarmakta ve bu durum doğrudan fiyatlara yansımaktadır. Böylesi bir ortamda beklenen, maliyetleri düşürmeye ve üretim tarafını rahatlatmaya yönelik politikaların öne çıkmasıdır.

Oysa uygulamaya konulan teşvikler, maaş ve prim destekleri ile kredi genişlemesi üzerinden toplam talebi artırmayı hedeflemektedir. Bu tercih, zaten maliyet kaynaklı yükselen enflasyona bir de talep baskısı eklenmesi anlamına gelmektedir.

Diğer tarafta ise hayat pahalılığı ödemelerine yönelik düzenleme bulunmaktadır. Enflasyonun yarattığı gelir kaybının anında telafi edilmemesi ve ödemelerin zamana yayılması, makro düzeyde kamu maliyesini rahatlatan bir araç olarak görülebilir. Ancak bu yaklaşımın toplumsal düzeydeki karşılığı çok daha farklıdır.

Enflasyonun anlık hissedildiği bir ekonomide telafinin geciktirilmesi, sabit gelirli kesimlerin satın alma gücünü doğrudan aşındırmakta ve fiili bir refah kaybı yaratmaktadır. Çünkü hayat pahalılığı ertelenebilir bir olgu değildir. Fiyatlar bugün artarken gelir telafisinin geleceğe bırakılması, aradaki farkın vatandaşın cebinden karşılanması anlamına gelir.

Bu iki politika birlikte ele alındığında belirgin bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Bir yandan teşviklerle ekonomiye talep enjekte edilirken, diğer yandan hayat pahalılığı ödemeleri geciktirilerek talep baskılanmaktadır.

Başka bir ifadeyle ekonomi yönetimi aynı anda hem genişletici bir maliye politikası izlemekte hem de daraltıcı bir gelir politikası uygulamaktadır. Bu durum, ekonomiye bir taraftan hız kazandırmaya çalışırken diğer taraftan frene basmaya benzer bir etki yaratmakta ve uygulanan politikaların etkinliğini de zayıflatmaktadır.

Üstelik burada sadece teknik bir tutarsızlık değil, aynı zamanda açık bir dağılımsal tercih de söz konusudur. Teşvikler aracılığıyla işverenlerin maliyet baskısı hafifletilirken ve kredi imkânlarıyla belirli kesimler desteklenirken, hayat pahalılığı ödemelerinin ertelenmesi enflasyonun yükünü büyük ölçüde sabit gelirli kesimlerin omuzlarına bırakmaktadır.

Bu durum, emeğin reel olarak yoksullaşmasına yol açan bir süreci beraberinde getirmektedir.

Sorunun daha derin boyutu ise uygulanan politikaların hiçbirinin yapısal bir dönüşümü hedeflememesi, aksine kısa vadeli kriz yönetimi refleksiyle şekillenmesidir.

Oysa KKTC ekonomisinin ithalata ve enerjiye bağımlı yapısı, düşük üretkenlik düzeyi ve kamu ağırlıklı ekonomik modeli değişmediği sürece bu tür teşvikler sadece geçici rahatlama sağlayacak; gelir politikaları ise ekonomik maliyeti zamana yaymaktan öteye geçemeyecektir.

Bugün gelinen noktada en dikkat çekici dönüşüm, ekonominin enflasyonu telafi eden bir modelden uzaklaşarak enflasyonun maliyetini topluma yayan bir yapıya doğru evrilmesidir. Bu, kısa vadede fark edilmese bile uzun vadede toplumsal refahı aşındıran ve gelir dağılımını bozan bir kırılma yaratacaktır.

Öte yandan mevcut kriz, doğru politikalarla yapısal reformlar için bir fırsata dönüştürülebilirdi. Enerji politikalarının yeniden kurgulanması, yenilenebilir kaynaklara yönelim, yerli üretimin artırılması, ithalat yapısının gözden geçirilmesi ve döviz riskinin sınırlandırılması gibi adımlar, enflasyonun sonuçlarını değil, nedenlerini hedef alan bir yaklaşımı mümkün kılabilirdi.

Sonuç olarak mevcut politika bileşimi, kısa vadede bütçe dengesini korumaya ve ekonomik faaliyetleri canlı tutmaya yönelik bazı rasyonel unsurlar barındırsa da bütüncül olarak değerlendirildiğinde tutarsız bir görünüm sergilemektedir.

Ekonomiyi aynı anda hem hızlandırmaya hem de yavaşlatmaya çalışan bu yaklaşım, orta ve uzun vadede enflasyonu besleyen, gelir eşitsizliğini artıran ve toplumsal memnuniyetsizliği derinleştiren bir sonuç üretme potansiyeli taşımaktadır.

Ekonomi yönetiminde zor kararlar kaçınılmaz olabilir; ancak en azından yönün net olması gerekir. Çünkü aynı anda hem gaza hem frene basarak hiçbir ekonomi sağlıklı bir şekilde ilerleyemez.

Bu tür önlemlerin hükümet ve ilgili paydaşların ortak uzlaşısıyla hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bu sayede alınacak kararlar toplumsal meşruiyet kazanabilir ve daha etkili şekilde uygulanabilir.

Kabul etmek gerekir ki küresel ölçekte yaşanan bu krizin etkilerini azaltabilmek ancak ortak akıl ve iş birliği ile mümkün olacaktır.