On yıl önce bir e-kitap yazmıştım.

Adı Enerji Oyunu idi.

Alt başlığı ise aslında bütün hikâyeyi özetliyordu:

“Hayat bir oyun. Bir planın yoksa her planın parçası olursun.”

Bu kitap 2012’den itibaren 4 yıllık sürede elektrik, doğal gaz, KIB-TEK, Doğu Akdeniz, Türkiye ile ilişkiler ve enerji politikaları üzerine kaleme aldığım köşe yazılarının, Meclis konuşmalarının ve bakanlık dönemimde yaptığım açıklamaların bir toplamıydı.

O günlerde de elektriği teknik bir başlık olarak görmüyordum.

Elektrik, devlet kapasitesiydi.

Elektrik, mali disiplin meselesiydi.

Elektrik, Kıbrıs Türk halkının kendi kendini yönetebilme iddiasının stres testiydi.

Kabloyu savunuyordum.

Ama kabloyu kutsallaştırmıyordum.

Kabloyu bir teslimiyet hattı yerine bir manivela olarak görüyordum.

Türkiye ile enerji alanında karşılıklı bağımlılık üretecek, maliyetleri aşağı çekecek, KIB-TEK’i reformlara yönlendirecek ve Kıbrıs Türk halkını bölgesel enerji denkleminin pasif izleyicisi konumundan çıkaracak bir araç olarak değerlendiriyordum.

Aradan geçen on yılda üzülerek gördüm ki vizyona dayalı, bütünlüklü ve kurumsal çerçevesi net bir enerji politikası üretilemedi.

Günü kurtaran kararlar alındı.

Krizden krize savrulundu.

Maliyetler giderek yükseldi.

Türkiye’nin navlun destekleri konuşuldu.

AKSA’ya ilişkin yükümlülükler defalarca KKTC’ye sağlanan kredi kalemlerinin içine yazıldı.

Bu yöntem sistemi kısa vadede ayakta tuttu.

Ama uzun vadede reform ihtiyacını erteledi.

KIB-TEK ise yapısal hantallık nedeniyle finansal açıdan pamuk ipliğine bağlı bir yapıya dönüştü.

Tarifeler siyasetin konusu olmaya devam etti.

Maliyet hesapları şeffaf ve otomatik mekanizmalara bağlanamadı.

Depolama yatırımları yapılmadı.

Yenilenebilir enerji entegrasyonu sınırlı kaldı.

Bu tabloyu uzun süredir üzülerek takip ettim.

Bütün gelişmiş ülkeler pandemi sonrasında enerjide fiyat istikrarı için yenilenebilir enerji yatırımlarına dört elle sarılırken biz sadece seyrettik.

Enerji, teknik ciddiyetle konuşulması gereken bir alandır.

Ancak artık mesele yalnızca elektrik faturası değildir.

Mesele ülkenin geleceğidir.

Tam da böyle bir dönemde Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ve Başbakan Ünal Üstel’in açıklamaları yeni bir tartışma başlattı.

On yıl önce elektriği getirecek kabloyu konuşuyorduk.

Bugün doğal gazı getirecek boru hattını konuşmaya başladık.

İşin ilginç tarafı burada ortaya çıkıyor.

Anlaşılan o ki elektrik enterkonnekte projesi düşünüldüğü kadar kolay ilerlememiş durumda.

Teknik, jeopolitik ve uluslararası boyutlar devreye girmiş görünüyor.

Doğal gaz hattı ise daha hızlı ilerleyebilecek bir araç olarak lanse ediliyor.

Burada bir noktayı özellikle vurgulamak gerekir.

Olası bir doğal gaz hattı yalnızca elektrik üretiminde kullanılacak yeni bir yakıt kaynağı olarak değerlendirilmemelidir.

Uzun vadede hane halklarının enerji maliyetlerinden sanayinin rekabet gücüne kadar geniş bir alanda dönüşüm yaratabilecek potansiyele sahip stratejik bir altyapı söz konusudur.

Konutlarda, hizmet sektöründe ve sanayide daha düşük maliyetli ve daha verimli enerji kullanımının önü açılabilirse bu, ülkenin ekonomik yapısını etkileyecek ölçekte büyük bir dönüşüm anlamı taşıyacaktır.

Ancak burada çok dikkatli olmak gerekiyor.

Çünkü son dönemde fiber-optik protokolüyle ilgili yaşanan tartışmalar bize çok önemli bir şey öğretti.

Dijital altyapılar konusunda da benzer bir tablo ortaya çıktı.

Bir tarafta teknolojik dönüşüm ihtiyacı vardı.

Diğer tarafta ise kurumsal çerçevenin, düzenleyici yapının, yönetişim modelinin ve ülkenin uzun vadeli çıkarlarının nasıl korunacağına ilişkin sorular vardı.

Mesele fiber kablonun gelip gelmemesi değildi.

Mesele o altyapının ülkenin dijital geleceğini nasıl şekillendireceğiydi.

Çünkü liderlik, yalnızca yeni bir teknolojiyi ülkeye getirmekten ibaret değildir.

Liderlik, o teknolojinin ülkeyi nereye taşıyacağını öngörebilmektir.

Ve bu konunun da vizyon gerektiren birçok alanda olduğu gibi nitelikli bir hükümet döneminde hızla rayına oturabileceği anlaşılıyor.

Dijital dönüşüm konusunda olduğu gibi enerji alanında da asıl ihtiyaç altyapıyı ithal etmek değildir.

Asıl ihtiyaç geleceği yönetebilecek kurumsal aklı inşa etmektir.

On yıl önce yapılan hata kabloyu stratejiye dönüştürmekti.

Bugün aynı hata doğal gaz üzerinden tekrar edilmemeli.

Çünkü doğal gaz gelirse her şeyin düzeleceğini düşünmek ciddi bir yanılgı olur.

Fuel-oil yerine doğal gaz koymak tek başına reform anlamı taşımaz.

KIB-TEK aynı kalacaksa, yönetim anlayışı aynı kalacaksa, tarifeler yine siyasi kararlarla belirlenecekse ve finansman modeli aynı kalacaksa yalnızca yakıt türü değişmiş olur.

Sorunlar yerinde durmaya devam eder.

Bu nedenle Enerji Oyunu 2.0’ın yeni paradigması şudur:

Hiçbir altyapı kendi başına strateji anlamı taşımaz.

Kablo araçtır.

Boru hattı araçtır.

Fiber-optik hat araçtır.

Yakıt değişimi araçtır.

Araçlar kutsallaştırılmaz.

Araçlar değerlendirilir.

Asıl mesele altyapılar üzerinden nasıl bir devlet kapasitesi inşa edileceğidir.

Bugün savunacağım yaklaşım tek büyük proje anlayışı olmaz.

Birbirini tamamlayan çoklu sistem yaklaşımı olur.

Türkiye ile bağlantı olabilir.

Doğal gaz altyapısı olabilir.

Depolama yatırımları olabilir.

Yenilenebilir enerji sistemin omurgasının parçası olabilir.

Şebeke modernizasyonu olabilir.

Talep yönetimi olabilir.

Yeni nesil mikro şebekeler olabilir.

Çünkü enerji güvenliği artık tek bir hat üzerinden kurulmaz.

Tek eksenli politikalar egemenlik kapasitesi üretmez.

Egemenlik kapasitesi seçenek üretmekle inşa edilir.

On yıl önce Enerji Oyunu plan çağrısıydı.

Bugün Enerji Oyunu 2.0 seçenek çağrısıdır.

Araçlar değişiyor.

Asıl soru değişmiyor.

Bu ülke enerjiyle, dijital altyapıyla ve yeni nesil dönüşümlerle kendi geleceğini yöneten bir aktör mü olacak yoksa başkalarının kurduğu altyapının pasif kullanıcısı mı hâline gelecek?

Önümüzde duran gerçek soru budur.

Ve önümüzdeki aylarda gerçekleştirilecek seçim yalnızca ülkenin hangi siyasi kadrolar tarafından yönetileceğini belirlemeyecek.

Aynı zamanda ülkenin hangi ekonomik akılla yönetileceğini de belirleyecek.

Daha da önemlisi, içi boş siyasi söylemlerle, günü kurtarmaya odaklı reflekslerle ve krizden krize savrulan bir anlayışla mı yol alınacağını, yoksa devletin kapasitesini artırmayı merkeze alan, geleceği bugünden planlayan ve kurumsal aklı güçlendiren bir yönetim anlayışının mı ülkeye yön vereceğini ortaya koyacak.

Çünkü önümüzdeki dönemin gerçek meselesi yalnızca hükümet değişikliği olmayacak.

Asıl mesele devletin çalışma biçiminin değişip değişmeyeceği olacak.